'Muktedir yapar, zayıf çaresiz katlanır'

Trump'ın başdanışmanı Stephen Miller, CNN'de, Goebbels taklidi yaparken "Amerika Birleşik Devletleri -bu, aslında temelden gelen bir şey- çıkarlarımızı korumak için askeri gücünü bizim bölgemizde açıkça ve özür dilemeden kullanıyor. Biz bir süper gücüz, Başkan Trump döneminde bir süper güç olarak davranacağız"... "Dünya güç ile yönetilir, o da iktidar ile yönetilir" diyordu.

HUBRİS VE NEMESİS

Miller'in bu sözleri, Trump'ın New York Times söyleşisindeki "Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil" açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu'nu getirdi. Melos adası, Atina'nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, "Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır" diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina'nın bu "güç zehirlenmesi" (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.

'İMPARATORLUK VE FAŞİZM'

Atina'yı düşünürken 1990'ların sonunda neo-conlardan duyduğumuz, "ABD bir imparatorluktur, artık imparatorluk olarak davranacaktır"; "Realiteyi biz yaparız, size de yorumlamak düşer" zırvalarını anımsadım. Bir farkla ki Atina Melos'a saldırdığında, gücünün zirvesindeydi. Oysa, Project for New American Century (1998), başlıklı yaklaşık 70 sayfalık rapor, ABD'nin rakipsiz ekonomik üstünlüğünü kaybettiğini ama askeri olarak hâlâ rakipsiz olduğunu saptıyor, bundan sonra "üstünlüğünü korumak için askeri gücüne öncelik vermesi gerektiğini" savunuyordu. Diğer bir deyişle ABD dış politikasını tasarlayan uzmanlar arasında bir kesim (neo-conlar), ABD'nin artık rıza alarak (yumuşak güç ile) yönetemediğini, dolayısıyla hegemonya kapasitesini kaybettiğini kabul ediyor; üstünlüğünü koruyabilmek için çıplak güce, şiddet araçlarına dayanmaktan başka seçeneği kalmadığını savunuyordu. ABD, artık bir imparatorluk olarak davranmalıydı.

O raporun yazarları, G.W. Bush seçimleri kazanınca hükümete geldiler, "bir süre" için dış politikayı belirlediler; projelerini küreselleşme, "serbest piyasa, demokrasi (neoliberalizm) götürme" kılıfına sardılar. Bu "süre" içinde Afganistan, Irak, Abu Ghraib gibi rezaletler yaşandı, IŞİD gibi İslamcı terörist hareketler doğdu. ABD'nin, müttefikleriyle arasını bozdu, yalnızlaştı. O zaman devletin idari (atanmışlar) kesimi hâlâ ayaktaydı, güçler ayrılığı geçerliydi. ABD, BM'ye gelip üye ülkeleri, haklılığına inandırmaya çalışıyordu.