Yazar, kendilerini 'ilerici' ve 'batılı' olarak gören bazı CHP'li belediyecilerin halkın parasıyla sevgililerine lüks hayat sağladığını iddia ederek, sosyal demokrat söylemin bu uygulamalarla tamamıyla çeliştiğini vurgulamaktadır. Eleştirisinin merkezinde, ideolojik söylemin arkasında hile ve yolsuzluğun gizlenmiş olması yatmaktadır. Ancak yazarın ortaya koyduğu somut bulgular, genel suçlamalar karşısında ne kadarı kanıtlanmış ve yargısal olarak teyit edilmiştir?
Efendim, bizim "ilerici" takımının, o her fırsatta "Batılıyız, çağdaşız, aydınlanmacıyız" diye kafa ütüleyen zevatın hali pürmelali artık mizahın sınırlarını ihlal edip, düpedüz klinik bir vakanın, hatta bir sosyolojik çürümenin ortasına bağdaş kurmuş durumda. Hani bunlar her yıl o çok sevdikleri Brüksel koridorlarında, Paris kafelerinde Sosyalist Enternasyonal toplantılarına katılırlar ya; hani orada "insan hakları, emeğin kutsallığı, gelir adaleti" üzerine Fransızca-İngilizce karışık nutuklar atıp, dönüşte havaalanında kendilerini karşılayan o belediye tahsisli lüks makam araçlarına kurulurlar ya... İşte o işin aslı meğer bizim bildiğimizden çok farklıymış.
Meğer bizimkiler "enternasyonalizmi" çok yanlış, hem de feci şekilde yanlış anlamışlar. Onlar dünyayı fikirle, sanatla, üretimle değil; düpedüz "uçkur" operasyonlarıyla fethetmeye, bu alanda "global bir marka" olmaya niyetlenmişler. Yani fikirde değil, fantezide enternasyonal olmuşlar!
SOSYAL DEMOKRASİNİN "PIRLANTA KADRANLI" KANADIYahu, bir zamanlar solculuk denince akla parka gelirdi, postal gelirdi, kaçak tütün kokusu ve memleket sevdası gelirdi. Deniz Gezmiş o parkayı Ankara'nın ayazında üşümemek için giyerdi. Şimdikilerin "sosyal demokratlık" anlayışı ise, belediyenin "temsil ve ağırlama" bütçesinden çekilmiş beş bin dolarlık kaşmir paltolardan, İtalyan kesim takımlardan ibaret. Hem de ne takım! Üstünde yetim hakkı parlıyor ama beyefendinin umurunda mı O, yanındaki "stratejik danışman" (aslında üçüncü sevgilisi, belki de dördüncü, çetelesini tutmak imkânsız) ile Maldivler'de güneşlenirken "işçinin, emekçinin, asgari ücretlinin" dramını dertleniyor. Şezlongda güneş kremini sürerken "kahrolsun kapitalizm" diye tweet atmak da cabası!
İşte Türk solunun, özellikle de o "belediyeci" kanadının en büyük dramı budur: Halkçılık yaparken halkın otobüsünden tiksinmek, devrimcilik taslarken ise kendi dukalığını, kendi harem-i hümayununu kurmak!
VERSAY'DAN BELEDİYEYE: MARİE ANTOİNETTE'İN TALEBELERİTarihe bakınız efendim... Fransız İhtilali'nde bile bu kadar pişkinlik, bu kadar "lümpen aristokrasisi" yoktu. Robespierre belki çok kelle kesti, çok can yaktı ama hiçbir zaman halkın ekmek parasıyla sevgilisine altın kaplama at arabası alıp Versay ormanlarında "kaçamak" yapmadı. Bizimkiler ise Robespierre'in giyotinini değil, Marie Antoinette'in "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" felsefesini örnek alıyorlar. Halk otobüs beklerken durakta perişan mı oluyor Varsın olsun, başkanın sevgilisi belediye bütçesiyle alınan o son model Alman tankı gibi Mercedes'le kuaföre yetişsin, önemli olan budur!
Bakıyorsun herife; ağzında bir "hak, hukuk, adalet" sakızı, sanki ağzını her açtığında anayasayı yeniden yazıyor. Ama altını bir kazıyorsun, içinden neler çıkmıyor ki Belediye iştiraklerinden birinin genel müdürü üzerine yapılmış bir rezidans dairesi, öbür tarafta "kültürel faaliyetler" kaleminden ödenmiş pırlanta gerdanlıklar, berisinde ise kamu bütçesiyle alınan o meşhur saatler... Ah o saatler! Rolex'ler, Patek Philippe'ler... Zamanı göstermek için değil, "ben halktan ne kadar koptum, ne kadar yukarıdayım"ı tescillemek için takılan o züppelik nişaneleri.
"ÖZEL HAYAT" ZIRHI VE PİŞKİNLİK SANATIPeki, bu rezillikler ayyuka çıkınca, birilerinin eşi durumu çakınca veya fotoğraflar magazin sayfalarına (ya da artık sosyal medyaya) düşünce ne oluyor Hemen o meşhur, o kurtarıcı, o her kapıyı açan "büyülü" savunma mekanizması devreye giriyor: "Efendim bu benim özel hayatımdır, kimseyi ilgilendirmez!"
Bak sen şu işe! Behey siyaset esnafı, behey "halkçı" görünümlü Bizans artığı!
Senin özel hayatın, belediyenin otopark ihalesinden gelen "yüzdelerle" sevgiline Bodrum'da villa kiraladığın an biter. Senin özel hayatın, kamu personelini (yani benim vergimle maaş alan devletin memurunu) gayrimeşru ilişkilerinin lojistik subayı yaptığın an biter. Kamu parasıyla seks yapmak "özel hayat" değil, "nitelikli dolandırıcılıktır". Bu ne laikliğe sığar, ne sosyal demokrasiye, ne de en basitinden adamlığa!
Ama bunlar yüzsüzdür. Bunlar utanmazdır. Bunlar yakalanınca suçu "toplumun geri kalmışlığına" atarlar. "Biz çağdaşız, biz batılıyız, biz modern aşklar yaşıyoruz, sizin kafanız basmaz" derler. Hadi be oradan! Batı'da bir belediye başkanı, kamu bütçesinden sevgilisine bir sandviç ısmarlasa ertesi gün istifa eder, bir daha da utancından bakkala bile gidemez. Sizin "Batılılaşma" dediğiniz şey, olsa olsa bir "Ortadoğu diktatörü" görgüsüzlüğünün, üzerine "Atatürkçülük" sosu dökülmüş halidir.
MARX'IN KEMİKLERİ SIZLARKEN ROLEX'İN YELKOVANIKarl Marx, "Das Kapital"i yazarken herhalde bir gün bir "sosyal demokratın" işçi sınıfının artı-değerini sevgilisinin kolundaki pırlanta saate dönüştüreceğini hayal etmemişti. Adamcağız artı-değerden bahsederken sermaye sahiplerini eleştiriyordu; bizimkiler ise artı-değeri bizzat belediye kasasında yaratıp, onu sevgilinin altına çekilen spor arabaya yatırdılar.
Şu tabloyu bir gözünüzün önüne getirin: Sabahleyin makam odasına giriyor, arkasındaki devasa Atatürk portresine bakıp "Cumhuriyet'in bekçisiyiz" diye demeç veriyor. Öğlen, belediyeden ihale alan o meşhur "iş adamıyla" lüks bir otelin arka odasında buluşup "hediye" zarfını cebine indiriyor. Akşam ise, "halkın belediyesi" tabelasının altında, yanındaki "proje koordinatörü" (metresi) ile kişi başı beş asgari ücret tutarında hesap ödetiyor. Üstelik hesabı da "temsil gideri" diye devlete yıkıyor! İşte bu "uçkur enternasyonalizmi"dir. Sınır tanımazlar, kural tanımazlar, ahlakı ise sadece başkalarına ders vermek için kullanırlar.
TARİHTEN TEKERRÜRLER: KİM BUNLARRoma İmparatorluğu'nun çöküş dönemine bakın. Senatörler zevk u sefa içindeyken, halk açlıktan kırılırken, onlar saraylarda üzüm yiyip birbirlerini ağırlıyorlardı. Bizimkiler de o hesap. Memleketin her köşesinde bir dert, bir kriz var; beyefendilerin derdi ise sevgilisine hangi rezidanstan kaç metrekarelik daire alacağı.

16