Mutlak Butlan kararı 15 Temmuz Direnişi kadar önemlidir

Mutlak butlan tartışması, sadece CHP içindeki bir kongre, kurultay ya da parti içi iktidar kavgası olarak okunamaz. Bu mesele, Türkiye'de siyasal alanın kimler tarafından, hangi yöntemlerle ve hangi dış akılların hesabına dizayn edilmeye çalışıldığı sorusuyla birlikte ele alınmalıdır. Bu yüzden mutlak butlan kararı, bazı çevrelerin sandığı gibi teknik bir hukuk başlığı değil; milli siyasetin kirli ağlardan temizlenmesi açısından tarihi bir kırılma noktasıdır.

15 Temmuz'da Türkiye, FETÖ'nün devleti işgal girişimine karşı sokakta, meydanda, kurumlarda ve millet iradesinde direnmişti. Bugün CHP etrafında yaşanan mutlak butlan tartışması da siyasi düzlemde ikinci bir arınma süreci olarak görülmelidir. Çünkü mesele yalnızca bir partinin yönetimi değil; Türkiye'nin ana muhalefet damarının, milli çizgiden koparılarak kimlerin operasyon alanına dönüştürüldüğüdür.

Bu teze göre CHP, uzun süredir kendi tarihsel kodlarından uzaklaştırıldı. Mustafa Kemal döneminin devlet aklı, milli bağımsızlık vurgusu, Osmanlı coğrafyasını okuyan tarih şuuru ve kültürel miras bilinci yerine; dışarıdan ithal edilmiş kimlik siyaseti, bölgesel gerçeklerden kopuk dış politika ezberleri ve Türkiye karşıtı çevrelerle aynı dili kullanan bir siyasal hat öne çıkarıldı. İşte mutlak butlan tartışması, bu sapmanın hesabının görülmesi anlamına geliyor.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun son açıklamalarında Osmanlı coğrafyası, tarih, kültür, tarihi miras ve bölgesel hafıza vurgusu yapması bu yüzden dikkat çekicidir. Eski CHP'nin kurucu kodları, yalnızca laiklik ve Cumhuriyet parolalarından ibaret değildi; aynı zamanda güçlü devlet, bağımsız dış politika, emperyalizme mesafe ve bölgesel akıl anlamına geliyordu. Bugün Kılıçdaroğlu'nun yeniden bu hatta konuşması, CHP'nin içine sokulan kirli aklın tasfiye edilmesi ihtimalini güçlendiriyor.

Eski dönemde Kılıçdaroğlu'nun etrafına kurulan danışmanlık çemberi, onu Türkiye'nin milli çıkarlarıyla çelişen birçok pozisyona sürükledi. Rusya-Ukrayna savaşında Türkiye'nin denge politikasını anlamak yerine doğrudan Ukrayna safına savrulmak, Ankara'nın jeopolitik aklını yok sayan sığ bir dış politika yaklaşımıydı. Türkiye gibi Karadeniz, Kafkasya, enerji hatları ve NATO-Rusya gerilimi arasında duran bir ülke, duygusal cepheleşmeyle değil stratejik dengeyle hareket etmek zorundadır.

Suriye meselesinde de CHP uzun süre yanlış bir hatta tutuldu. Bir yandan Esad rejiminin yol açtığı büyük insani yıkım yeterince sağlıklı analiz edilemedi, diğer yandan Türkiye'nin sınır güvenliği ve terörle mücadele zorunluluğu görmezden gelindi. Suriye'yi sadece iktidar karşıtlığı üzerinden okumak, Türkiye'nin güney sınırında kurulan terör koridoru gerçeğini perdeledi.

Daha vahimi, Suriye'deki ayrılıkçı terör yapılanmalarına yönelik kullanılan dil oldu. SDG gibi yapıların "komşu" olarak kabul edilebileceği fikri, Türkiye açısından kabul edilemez bir güvenlik körlüğüdür. Devlet aklı, sınırının hemen yanında başka devletlerin himayesinde silahlı bir terör yapılanmasının meşrulaştırılmasına izin veremez. Böyle bir yaklaşım, muhalefet yapmak değil, Türkiye'nin güvenlik mimarisini zayıflatmaktır.

Hendek-çukur döneminde de benzer bir zihinsel savrulma yaşandı. Devletin şehir merkezlerinde terörle mücadelesi sürerken, hendek kazan, barikat kuran, mahalleleri silah deposuna çeviren yapılar karşısında yeterince net durulamaması, CHP tabanında da derin bir rahatsızlık üretmişti. Teröre karşı mesafeli ve flu dil, milli muhalefet geleneğine değil, ancak vesayet altına alınmış bir siyasal akla yakışırdı.