Azerbaycan Cumhuriyetimizin Cumhurbaşkanı İlham Bey, sonunda öyle bir cümle kurdunuz ki yıllardır sustuğumuz, kardeşlik hukukuna zarar gelmesin diye içimize attığımız ne varsa önümüze yığıldı. "Kimsenin yardımına ihtiyacımız olmadı", "Tek başımızaydık", "Bütün silahlarımızı paramızla aldık", "Bir manat, bir dolar bile indirim yapmadılar" dediniz. Ardından kimsenin himayesine ihtiyacınız olmadığını söylediniz; bazı ülkelerin ve bazı liderlerin geçmişteki başarıları kendi adlarına yazdıklarından, efsaneler yarattıklarından, tarihi çarpıtarak kendi rollerini büyüttüklerinden söz ettiniz. İsim vermediniz. Fakat bazen siyasette isim vermemek, isim vermekten çok daha ağırdır. Çünkü diplomasi yalnız söylenen kelimelerden oluşmaz; özellikle seçilmeyen kelimelerin, unutulan isimlerin, konuşmadan bilinçli biçimde çıkarılan kavramların da bir dili vardır. Sizin son konuşmanızda da yıllardır dilinizden düşürmediğiniz bir kelime ortadan kaybolmuştu: Türk. Türk dünyası yoktu, Türkiye yoktu, Türk Devletleri Teşkilatı yoktu, "bir millet iki devlet" yoktu; ama "kimse bize yardım etmedi", "tek başımızaydık", "her şeyi paramızla aldık" vardı.
O halde biz de soracağız İlham Bey. Hem de diplomatik salonların kadife cümleleriyle değil, Karabağ toprağının çamurunu ayakkabısında taşımış insanların hafızasıyla soracağız. I. Karabağ Savaşı'nda bizler Türkiye'den kalkıp kaçak/göçekGürcistan üzerinden bin türlü güçlükle Karabağ'a savaşmaya gelirken para için mi geldik Siz bugün paradan söz ediyorsunuz ya, gelin biraz da bizim paramızı konuşalım. Üniversitede okuyan, cebinde Karabağ'a gidecek yol parasını dahi bulamayan, birkaç gün inşaatlarda çalışan, harç karan, tuğla taşıyan, elleri nasır tutan ve kazandığı üç kuruşu cebine koyup kamyonlara, sınırlara düşen, sınırlardan mayınlı arazilerden kaçak geçen gençlerin parasını konuşalım. Onlar ne satın almaya gidiyordu İlham Bey Petrol mü, doğalgaz mı, ihale mi, silah anlaşması mı, devlet makamı mı
Hiçbirini. Onlar ölmeyi göze alarak gidiyorlardı. Çünkü onların zihninde Karabağ yabancı bir devletin toprağı değildi. Ankara neyse Bakü oydu, Edirne neyse Nahçıvan oydu, Erzurum neyse Kelbecer oydu, Diyarbakır neyse Karabağ oydu, Van neyse Gence oydu.
Şimdi siz çıkıp bize paradan söz ediyorsunuz. Peki biz hangi faturayı kestik size Hangi Türk genci Karabağ'a gitmeden önce Bakü'ye banka hesap numarasını gönderdi Hangi ana oğlunu Karabağ'a gönderirken Azerbaycan hükümetinden ücret istedi İstanbul'da üniversitede okuyan bir genç annesini arayıp, "Ana, Karabağ'a savaşa gidiyorum, hakkını helal et" dediğinde annesi ona "Kaç para verecekler" diye mi sordu Hayır. "Oğlum, vatan savunmasına gidiyorsun, hakkım helal olsun, yolun açık olsun" dedi. İşte sizin bütün o para hesaplarının içine sığdıramadığınız şey budur. Türklük budur. Türklük muhasebe defteri değildir; faturaya yazılmaz, ihale dosyasına konmaz, alacak-verecek hesabıyla ölçülmez. Türklük, başka bir Türk yurdunda felaket varsa kilometre hesabı yapmadan ayağa kalkmaktır. Türklük, sınırların haritada ayırdığı insanların hafızalarının ve kaderlerinin birbirinden ayrılmamasıdır.
HANGİ İLHAM ALİYEV'E İNANALIM
Üstelik bugün söylediğiniz sözler yalnız bizim hafızamızla değil, sizin kendi geçmişinizle de çatışıyor. Çünkü 44 günlük savaş sona erdiğinde başka türlü konuşan kişi yine sizdiniz. Türkiye'den gelen devlet adamlarını kabul ederken Türkiye'ye teşekkür eden sizdiniz. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı "aziz kardeşim" diye anan sizdiniz. "44 gün boyunca kardeş Türkiye'nin desteğini her an hissettik" diyen sizdiniz. Bununla da kalmadınız, bütün Azerbaycan halkının Türkiye'nin desteğini hissettiğini söylediniz ve zaferi tarif ederken "Bu bizim müşterek zaferimizdir" dediniz. Türkiye-Azerbaycan birliğinin tarihinin en yüksek seviyesinde olduğunu, Türkiye'deki devlet adamlarının, milletvekillerinin, bakanların, basının, sivil toplumun ve halkın desteğinin Azerbaycan'a ilave güç verdiğini söyleyen de sizdiniz.
O halde bugün size sorulması gereken soru son derece basittir: Hangi İlham Aliyev doğruyu söylüyordu Zaferin sıcaklığı içinde Türkiye'ye teşekkür eden, "müşterek zaferimiz" diyen İlham Aliyev mi; yoksa bugün kürsüye çıkıp "Tek başımızaydık, her şeyi paramızla aldık" diyen İlham Aliyev mi İkisi aynı anda doğru olamaz. Türkiye'den aldığınız silahların parasını elbette ödemiş olabilirsiniz. Devletler arasındaki silah ticareti hayır kurumu değildir. Silah satın aldıysanız parasını verirsiniz, mühimmat aldıysanız parasını verirsiniz. Petrolü satarken parasını aldığınız gibi...
Fakat devlet desteği yalnız silahtan mı ibarettir Diplomatik caydırıcılığın fiyat etiketi nerede Türkiye'nin savaş sırasında verdiği siyasi desteğin faturası nerede Türk kamuoyunun Azerbaycan için ayağa kalkmasının faturası nerede Türkiye sokaklarına asılan Azerbaycan bayraklarının faturası nerede Şuşa'nın kurtarıldığını televizyonda gördüğünde gözlerinden yaş akan insanların duygularını hangi para birimiyle hesapladınız Manatla mı, dolarla mı, lirayla mı
Ve şimdi daha ağır bir soru soralım İlham Bey: Birinci Karabağ Savaşı sırasında siz neredeydiniz Biz nerede olduğumuzu biliyoruz. Türkiye'nin dört bir yanından insanlar Karabağ için yollara düşüyordu. Kimisi döndü, kimisi dönemedi. Ben bugün hâlâ o savaştan kaybettiğim iki arkadaşımın, iki kardeşimin naaşına ulaşamamış olmanın ağırlığını taşıyorum. Yıllar geçti; mezarları yok, başlarında Fatiha okuyacağımız bir taşları bile yok. Böyle bir hafızanın karşısına çıkıp bize "para" anlatamazsınız. Çünkü mezarı bile bulunamayan insanın hesabı parayla tutulmaz. Bugün Karabağ zaferimizin kürsüsünde konuşabiliyorsanız o kürsünün altında yalnız Azerbaycan askerinin kanı değil, Azerbaycan için dua eden, mücadele eden, siyasi bedel ödeyen, sınır aşan, yardım taşıyan ve gerektiğinde canını ortaya koyan koskoca bir tarih vardır.
BAKÜ'DEKİ ŞEHİTLERE DE Mİ PARA ÖDEDİNİZ
Bu tarihin en ağır sayfalarından biri 1918'dir. Nuri Paşa ve Kafkas İslam Ordusu Bakü'ye niçin geldi İlham Bey Petrol ihalesi almak için mi Bakü'de şirket kurmak için mi Bir manat indirim almak için mi Anadolu kendi canının derdindeyken, imparatorluk parçalanırken, Türk askeri Bakü'ye niçin yürüdü ve yüzlerce kilometre ötede niçin şehit oldu Bugün Bakü'deki Türk Şehitliği hâlâ orada. Taşlar konuşmuyor diye tarihin sustuğunu mu sanıyorsunuz İnsan bazen bir mezarlığın önünden geçerken devlet adamı olur, çünkü mezar yaşayan insana haddini bildirir ve "Sen geçicisin" der. Makam geçicidir, saray geçicidir, parti başkanlığı geçicidir, alkış geçicidir, sosyal medya orduları geçicidir; fakat toprağın altında yatan insanın fedakârlığı kalıcıdır.
Bakü'nün hafızasında Nuri Paşa vardır, Kafkas İslam Ordusu vardır, Anadolu'nun kanı vardır. Tıpkı Çanakkale'de kanı olan Azerbaycanlı yiğitlerimiz gibi... Peki bu tarih sizin "Her şeyi parayla aldık" cümlenizin neresine sığıyor Sığmıyor, çünkü milletlerin tarihi muhasebe bürolarında yazılmaz. Türkiye'nin desteğini küçültmeye çalışırken aslında Azerbaycan tarihinin bir bölümünü de küçültmüş olursunuz. Üstelik mesele yalnız geçmiş değildir. Türkiye'nin yaşadığı büyük deprem sırasında Azerbaycan'dan yaşlı bir adamın eski arabasının üzerine evindeki yatağı, yorganı ve battaniyeyi yükleyip karda kışta Türkiye'ye doğru yola çıktığı görüntüyü hatırlayın. Belki cebinde büyük parası yoktu, belki verebileceği tek şey evindeki yorgandı ama verdi. İşte kardeşlik odur. Biz o adamın arabasının markasına bakmadık, gönderdiği yardımın piyasa değerini hesaplamadık. Çünkü o adam yabancı bir ülkeye yardım götürmüyordu; kardeşine gidiyordu.
Türkiye-Azerbaycan ilişkisinin gerçek sahibi de işte o insandır, İlham Aliyev değildir. Bu ilişkinin gerçek sahibi Türk milletidir. Liderler gelir, gider; millet kalır. Bu nedenle iki devlet arasındaki ilişkiyi liderlerin günlük hesaplarına indirgemek tarih karşısında büyük bir sorumsuzluktur.
ELÇİBEY'İN ADINI TARİHTEN SİLEMEZSİNİZ
Gelelim Elçibey meselesine. Türkiye'de her Türk'ün kalbinde Ebulfez Elçibey'in adı başka türlü söylenir. "Elçi Bey" denildiğinde insanların yüreğinin sızlamasının sebebi vardır. O yalnız bir siyasetçi değildi; bir neslin Türk dünyası hayaliydi, bağımsız Azerbaycan'ın yeniden ayağa kalkışının sembollerinden biriydi. Biz yıllardır Azerbaycan'ın iç siyasetinde Elçibey mirasının silinmesini izledik ve sustuk. Çünkü "Azerbaycan bağımsız devlettir, kendi iç meselesidir" dedik. Haydar Aliyev'in Azerbaycan devletinin istikrarında oynadığı tarihsel rolü de inkâr etmedik. Tam tersine hakkını teslim ettik. Haydar Aliyev çok büyük bir devlet adamıydı. Azerbaycan'ın ağır bir dönemde devlet yapısını toparlamasında, siyasi istikrarın sağlanmasında ve ülkenin uluslararası konumunun güçlendirilmesinde büyük rol oynadı.
Fakat babanıza duyduğumuz sonsuz saygı sizin için açık çek değildir İlham Bey. Babanızın mirası oğlunun her yaptığını kutsallaştırmaz. Devlet adamlığı hanedan mirası değildir, soyadı devlet yönetmez; liyakat, hukuk ve kurumlar yönetir. Tam burada sizin yönetim modeliniz hakkında yıllardır sorulması gereken sorular başlıyor. Azerbaycan'da gerçek siyasi rekabet nerede Muhalefetin hareket alanı nerede Özgür medya nerede Devlet ile iktidar partisi arasındaki sınır nerede Partinizde liderliği fiilen sınırsızlaştıran bir düzen kuruluyorsa bunun anlamı nedir Azerbaycan siz olmadan yaşayamaz mı Bu millet sizden önce yok muydu, sizden sonra olmayacak mı Bir devletin kaderini tek adamın siyasi ömrüne bağlamak güç değildir; tam tersine kurumlara güvensizliğin göstergesidir. Güçlü lider kendisinden sonra da yaşayacak kurumlar bırakır, zayıf lider kendisini kurumların yerine koyar.
Azerbaycan halkını sevmek Aliyev iktidarını alkışlamak zorunda olmak değildir. Tam tersine Azerbaycan'ı kardeş bilen insanın Bakü'de yanlış gördüğü şeyi söylemesi kardeşliğin gereğidir. Yıllarca devlet kadrolarında nepotizm eleştirileri, bölgesel ve ailevi bağların devlet yapısında etkili olduğuna ilişkin tartışmaları, kayınpederlerin olan Paşayev ailesinin siyasi ve ekonomik nüfuzuna karşı sustuk, kardeşlerimizin iç işidir diye sustuk. Bunların hesabını Azerbaycan halkının soracağını söyledik. Fakat bugün Türkiye'ye ve Türkiye kamuoyuna yöneldiği izlenimini oluşturan bir siyasi dil kurulursa mesele artık yalnız Azerbaycan'ın iç politikası olmaktan çıkar. Hele bu dilin ardından Türkiye karşıtı bir sosyal medya dalgası oluşuyorsa bunu görmezden gelmek mümkün değildir.
TÜRKLÜK SİZDEN ÖNCE VARDI, SİZDEN SONRA DA VAR OLACAK
Çünkü Azerbaycan Türkü ile Anadolu Türkünü birbirine düşürmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ne Bakü'deki bir yönetimin ne Ankara'daki bir yönetimin ne de iki taraftaki siyasi fanatiklerin. Türklük bir hükümet projesi değildir, bir parti programı değildir. Türklük Aliyev'den önce vardı, Sovyetler Birliği'nden önce vardı, Türkiye Cumhuriyeti'nden önce vardı, Osmanlı'dan önce vardı ve hepimizden sonra da var olacak. Mete Han'ın devlet fikrinden Bumin Kağan'ın iradesine, İstemi Kağan'ın ufkundan Sultan Alparslan'ın cesaretine, Osmanlı'nın devlet tecrübesinden Safevi coğrafyasının Türk tarihindeki yerine ve Mustafa Kemal'in bağımsızlık iradesine kadar uzanan büyük bir tarihsel hafızadan söz ediyoruz.
Biz Türklüğü Moskova'dan öğrenmedik İlham Bey. Brüksel'den de öğrenmeyeceğiz, Washington'dan hiç öğrenmeyeceğiz, Tel Aviv'den zaten öğrenmeyeceğiz. Türklüğün ne olduğunu bize herhangi bir devlet başkanının kurultay konuşması da öğretmeyecek. Bize bunu tarih öğretti ve tarih bize Türk'ün başka bir Türk'ün acısına kayıtsız kalamayacağını öğretti. Karabağ'da bunu gördük, Türkiye depreminde bunu yeniden gördük. Bir tarafta Türkiye'den Karabağ'a ulaşmak için inşaatlarda çalışan çocuklar vardı, öbür tarafta yıllar sonra eski arabasına yorganını yükleyip deprem bölgesine doğru yola çıkan Azerbaycanlı bir ihtiyar. Aynı ruhun iki görüntüsüdür bunlar.
Tam da bu nedenle başörtüsü meselesi küçümsenemez. Azerbaycan'ın laik devlet yapısı vardır ve İran kaynaklı şia-siyasi nüfuz konusunda gerçek güvenlik kaygıları bulunabilir. Bunu anlamak zor değildir. Fakat devletin güvenlik kaygısıyla vatandaşın inanç özgürlüğü aynı şey değildir. Bir kız çocuğunun başındaki örtüyü devlet güvenliğinin düşmanı hâline getirdiğiniz anda başka bir yere gidersiniz. Türkiye bunu yaşadı. Başörtülü kızların üniversite kapılarında ağlatıldığı günleri gördü, insanların kıyafetleri yüzünden eğitim haklarının ellerinden alınmasını yaşadı ve devletin vatandaşının başına, saçına, kıyafetine hükmetmeye kalktığı dönemlerin toplumu nasıl yaraladığını öğrendi.
Bu nedenle Türkiye'de insanlar Azerbaycan'daki başörtüsü tartışmasına baktığında yalnız Azerbaycan'ı görmüyor, kendi yakın tarihindeki yaraları da görüyor. Siz bunu "yaşam tarzımıza müdahale" diye okuyabilirsiniz; Türkiye'de milyonlar ise "Biz bu filmi gördük" diye okuyor. Türkiye'nin Azerbaycan'a başörtüsü üzerinden emir verme hakkı yoktur, fakat Türkiye'deki insanların Azerbaycan'daki kardeşlerinin temel hakları konusunda kaygı duymasını da dış müdahale diye küçümsemek doğru değildir. Kardeşlik yalnız zafer günlerinde iki bayrağı yan yana sallamak değildir; gerektiğinde kardeşine yanlış yaptığını söyleyebilmektir.
İSRAİL'E GELİNCE ÇIKAR, TÜRKİYE'YE GELİNCE PARA MI
Bir başka büyük mesele İsrail'dir. Türkiye ile Azerbaycan'ın burada farklı politikaları olduğu açıktır. Azerbaycan İsrail'le yıllardır enerji ve savunma ilişkileri yürütüyor. Bu Bakü'nün devlet politikasıdır. Türkiye ise özellikle Gazze savaşı sonrasında çok daha sert bir siyasi çizgiye yöneldi. İki bağımsız devletin çıkarlarının farklılaşmasında şaşılacak hiçbir şey yoktur. Fakat Türkiye'den Türk dünyası adına duygusal dayanışma beklenirken, İsrail söz konusu olduğunda yalnız "ulusal çıkar" deniliyorsa Ankara'nın da kendi ulusal çıkarlarını ve toplumsal hassasiyetlerini savunabileceği kabul edilmelidir.
Kardeşlik tek taraflı itaat değildir, eşitliktir. Evet, Azerbaycan Türkiye'nin küçük kardeşi değildir. Bunu kabul ediyoruz ve zaten öyle de görmüyouz. Güçlü, egemen, kendi kararını veren Azerbaycan Türkiye'nin çıkarınadır. Fakat Türkiye de Azerbaycan'ın ihtiyaç duyulduğunda "kardeş", ihtiyaç bittiğinde "parasını verdik" denilecek bir siyasi araç değildir. Türkiye büyük bir devlettir ve Kafkasya'dan Balkanlar'a, Karadeniz'den Akdeniz'e uzanan tarihsel, askerî ve diplomatik ağırlığı vardır. Türkiye-Azerbaycan ittifakı iki taraf birbirinin kıymetini bildiği müddetçe büyür. Bir taraf diğerinin tarihsel rolünü küçültmeye başladığında zarar gören yalnız Ankara veya Bakü olmaz; Türk dünyasının tamamı zarar görür.

10