Avrupa Neden Öfkeli

Avrupa bir süredir yoğun bir toplumsal hareketlilik yaşıyor. Fransa'da başlayan ve bütün Avrupa sathına yayılarak çoğu ülkede bugün kontrolden çıkma noktasına gelen eylemler, aslında uzun zamandır biriken bir huzursuzluğa işaret ediyor. Bu huzursuzluğun asıl nedenini anlamak için öncelikle olayların nasıl başladığına bakmak gerekir. Zira olayların başlangıç seyri, toplumsal öfkenin arkasındaki yapısal sorunlara dair önemli bir ipuçları sunuyor.

Fransa'daki eylemler, 18 Eylül'de Paris'te yaşadıkları sorunlar sebebiyle eylem başlatan öğretmenlerini desteklemek isteyen öğrencilerin boykotuyla başladı ve iki hafta içinde ülke geneline yayıldı. İspanya'da ise olayların fitilini, yetmiş yıldır oturduğu evinden zorla çıkarılan ve tahliyeden iki hafta sonra hayatını kaybeden 87 yaşındaki Maricarmen'in hikâyesi ateşledi. Bu şekilde başlayan protestolar, Başbakan Pedro Sanchez'i ülkeyi 29 Kasım'da erken seçime götürme kararı almaya kadar sürükledi. Benzer hareketlenmelerin işaretleri bugün İtalya, Portekiz, Yunanistan, Arnavutluk, Almanya ve Avusturya'da da görülüyor. Nitekim İtalya'da da eylemler, Fransa'dakine benzer biçimde kontrolden çıkma noktasına gelmiş durumda.

Tetikleyici ve Yapısal Nedenler

Bu toplumsal olaylar dalgasının tetikleyicisi, ABD ve İsrail'in İran'a karşı başlattığı savaş ve Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanmanın yol açtığı enerji sorunlarıdır. Ancak tetikleyiciyi esas nedenle karıştırmamak gerekir. Avrupa genelinde yıllardır biriken konut krizi, bakımsız okul binalarından öğretmen ve doktor açığına uzanan eğitim ve sağlık sistemi sorunları ve en önemlisi yıllardır maaşlarına zam alamayan geniş kesimlerin ekonomik sıkıntıları, bu öfkenin asıl kaynağını oluşturuyor. Bugün bu sorunlar, Avrupa hükümetleri için kolayca çözülebilecek sıradan meseleler olmaktan çoktan çıkmıştır.

Bu nedenle toplumsal öfke, sağ-sol ayırt etmeksizin iktidarda kim varsa ona yönelmektedir. Almanya ve Fransa'da aşırı sağın yükselişi bu tablonun bir yüzünü oluşturur. Almanya'da AfD, ülke genelinde yüzde 30 civarındaki oy oranıyla birinci parti konumuna yükselmiş, Eylülde yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde ise Alman siyaseti açısından oldukça yüksek sayılabilecek yüzde 44 civarında bir oy almıştır. Fransa'da Le Pen, 2027'nin Nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turuna yönelik anketlerde yüzde 30'un üzerinde bir oranla önde görünmektedir. İspanya'da ise anketler, merkez sağdaki Halk Partisi ile aşırı sağcı Vox'un rahat bir sağ koalisyon kurabileceğine işaret etmektedir.

Ne var ki tablonun öbür yüzü de en az bu kadar dikkat çekicidir. Macaristan'da Viktor Orban, Nisan ayında hayat pahalılığının gölgesinde yapılan seçimde 16 yıllık iktidarını kaybetmiştir. İtalya'da dört yıldır iktidarda bulunan Meloni de son olaylarla birlikte sokak eylemlerinin hedefi hâline gelmiştir.

Avrupa siyasetinin içinde bulunduğu bu durum, yaşanan eylemlerle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle olayları daha geniş bir perspektiften okumak gerekir. Bu okuma, birbirini tetikleyen üç olgu üzerinden yapıldığında mesele daha anlaşılır hâle gelir: Refah devletinin çıkmazı, siyasi meşruiyet krizi ve yükselen popülizm.

Refah Devletinin Çıkmazı

En basit tanımıyla refah devleti; eğitim, sağlık ve ulaşım gibi hizmetleri halkına olabildiğince ucuza, hatta mümkünse ücretsiz sunabilen devleti ifade eder. Refah devletinin çıkmazı ise hükümetlerin vatandaşlardan gelen bu türden talepleri karşılayabilmek ve iktidarda kalabilmek için giderek daha fazlasını vaat etmek zorunda kalmasıyla ortaya çıkar. Yaşlanan nüfus, biriken borçlar ve tıpkı Hürmüz Boğazı meselesinde görüldüğü gibi küresel krizler, bu vaatleri finanse edecek mali kaynakları tüketir.

Bu durum, refah devletinin artan mali yükler nedeniyle sürdürülemez hâle gelmesine, ancak hükümetlerin toplumsal tepkiden ve oy kaybından çekindikleri için onsuz da yapamamasına yol açar. Bu nokta önemlidir. Zira hükümetler ne refah devletini sürdürebildikleri ne de ondan vazgeçebildikleri bir sıkışmışlığın içine düşer.

Meşruiyet Krizi

Bu sıkışmışlığın doğal sonucu, meşruiyet krizi olarak tanımlanabilecek olgudur. Yaşadıkları sıkıntılar karşısında çözüm bulamayan insanlar, önce hükümetlere, ardından devlete olan güvenlerini kaybetmeye başlar. Bu güven kaybı zamanla öfkeye dönüşür ve küçük bir kıvılcım, biriken öfkenin toplumsal bir patlamaya dönüşmesine yetebilir.

Fransa'da öğretmenlerin başlattığı bir eylemin önce ülke geneline, ardından Avrupa'nın farklı bölgelerine yayılması ya da İspanya'da evinden çıkarılan yaşlı bir kadının hikâyesinin bir erken seçim kararıyla sonuçlanması, bu dönüşümün somut örnekleridir. Bu örnekler, refah devletinin çıkmazının bir meşruiyet krizine nasıl evrildiğini açıkça ortaya koyar.