ABD Başkanı Donald Trump'ın ikinci dönemi, aslında sürpriz değildi. Bu dönem, düzenli bir dünyanın değil; kaosun kurumsallaştığı yeni bir küresel tablonun habercisiydi. Peki Trump gitseydi her şey değişir miydi Hayır. Joe Biden ekolünün devamı sayılan Kamala Harris'in başkan seçilmesi de bu tabloyu kökten sarsmayacaktı. Çünkü mesele isimler değil, Amerikan devlet aklının yarım asırlık planlarıydı.
Nitekim öyle oldu. Yeni başkan, önüne konan ajandayı harfiyen uygulamaya başladı. Hedefler netti: Venezuela'nın başta petrol olmak üzere tüm yeraltı zenginliklerine el koymak, İran'da rejim değişikliğini zorlamak, Grönland'ı Amerikan topraklarına katmak, Avrupa Birliği'ni işlevsizleştirmek ve nihayetinde NATO'yu baştan aşağı revize etmek. Venezuela dosyası kapandı. Grönland için geri sayım başladı. İran'da ise operasyonların "an meselesi" olduğu artık yüksek sesle konuşuluyor. Zor olan tek başlık var: Avrupa Birliği. Ancak Trump yönetiminin, Avrupa Birliği'ni dağıtarak kıta medeniyetini siyasal olarak zayıflatma yönünde vites yükselttiği de açıkça görülüyor. Washington'ın hayalindeki Avrupa; güçlü bir birlik değil, parçalanıp içe kapanmış ve gelişmemiş ulus devletlerden oluşan bir coğrafya. ABD'nin kontrol edebileceği, yönlendirebileceği ve gerektiğinde karşı karşıya getirebileceği bir Avrupa...
Venezuela operasyonundan yalnızca altı saat sonra Trump'ın "Grönland'a kesinlikle ihtiyacımız var. Savunma için ihtiyacımız var" açıklaması yeni planın habercisiydi.
Bu cümle, yalnızca Grönland'ı değil; Avrupa Birliği'ni ve NATO'nun geleceğini de hedef alan bir ilan niteliğindeydi. Atlantic Council'in Kuzey Avrupa Direktörü Anna Wieslander'ın tespiti dikkat çekiciydi:
"Venezuela'ya yönelik bu hamle, Trump yönetiminin Batı Yarımküre'ye hâkim olma kararlılığını gösteriyor. Grönland da coğrafi olarak bu yarımkürenin bir parçası."

12