Beni "Türk yargısına teslim etmeyin" diyenlerin oranı yüzde 76

Mısır Valisi Kavalalı İbrahim Paşa'nın oğlu Mustafa Fazıl Paşa, bundan yaklaşık 160 yıl önce, "bugünkü idarenin kötülüklerini ve hükümetinizin halkta açtığı yaraları vatanıma duyduğum sevgiden dolayı artık seyretmeye artık tahammülüm kalmadı" diyerek, Osmanlı Devleti'nin içine sürüklendiği kötü durumu ve devletteki çöküşü anlatmak için Mart 1867'de dönemin hükümdarı Sultan Abdülaziz'e 18 sayfalık bir mektup yazmıştı.

Bu köşeyi takip edenler hatırlayacaktır; Mustafa Fazıl Paşa'nın meşhur mektubundan zaman zaman söz ederim.

Çünkü hala geçerliliğini koruyor.

Fazıl Paşa, "Padişahların sarayına en güç giren şey doğruluktur" cümlesiyle başladığı mektubunda; halkın uğradığı adaletsizliklerden bunaldığını, ellerini semaya açıp adalet diye feryat ettiğini, fakat bu feryadın sarayın kalın duvarlarına çarpıp geri döndüğünü anlatıyordu. İdaredeki yozlaşmayı, çürümenin vardığı vahim noktayı bir bir sıralıyor; bütün bu hakikatlerin, padişahın çevresini saran dalkavuklar tarafından ondan gizlendiğini söylüyor ve bunun sebebini şöyle açıklıyordu:

"Çünkü, bunlar güç hırsı ve hükmetme lezzetiyle bulundukları yerleri kaybetmek istemezler. Sizin sonsuz gücünüzden yararlanarak yapılmaması gereken her şeyi yapmaya cesaret ediyorlar, yaptıklarını da sizden gizliyorlar."

Fazıl Paşa 18 sayfalık mektubunun Sultan Abdülaziz'e ulaşması için metni İstanbul'da bir kitapçık halinde 50 bin adet bastırıp ve ilgili yerlere ulaştırmıştı.

Bir padişahın yönettiği ülkesinin gerçeklerinden haberinin olmaması mümkün mü Bazen olabiliyor elbette!

Mesela, hatırlayın, Merkez Bankası'ndaki rezervlerin ekside olduğu gerçeğini Cumhurbaşkanı Erdoğan bilmiyormuş. Dönemin Strateji ve Bütçe Başkanlığı görevini yürüten Naci Ağbal Cumhurbaşkanı Erdoğan'a genel ekonomik gidişata dair sunum yaptığı sırada Erdoğan "sağda solda 'eksi rezerv' diye bir şey söyleniyor, bu ne demek" diye sormuş. Naci Ağbal da MB rezervlerinin eksiye düştüğünü anlatınca, Erdoğan büyük bir şaşkınlık geçiriyor, çok öfkeleniyor. Meğer dönemin Maliye Bakanı Berat Albayrak ülkenin ekonomisine dair bazı gerçekleri Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan gizlemiş!

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu gerçeği öğrenince damadını görevden almış, yerine Lütfi Elvan'ı, Merkez Bankasının başına da Naci Ağbal'ı getirmişti.

Beştepe'nin kamuoyuna sızdırdığı hikaye böyleydi. Doğrusunu söylemek gerekirse iyi bir hikayeydi. Nitekim ekonomi piyasaları da bu hikayeyi satın almış, ekonomi düzelme emareleri göstermeye başlamıştı.

***

Önceki gün Danıştay'ın 158. Kuruluş Yıldönümü programında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın adalet, hukuk konusunda manifesto niteliğindeki muhteşem sözlerini dinlerken Fazıl Paşa'nın meşhur mektubunu hatırladım yine.

Sözleri şöyle:

"Bundan tam 158 yıl evvel Danıştay Şurayı Devlet adıyla kurulduğunda, Sultan Abdülaziz adına okunan Nutk-ı Hümayun'da hukuki güvenlik, adil ve eşit idare ilkeleri vurgulanmış; hukukun, sınıf farkı gözetmeksizin herkes için korunacağı taahhüt edilmişti. Hukuk devleti, aydınlığını her yere ulaştıran bir güneş gibi herkes için güvence olmalı; hak ve özgürlükler bireyin korunaklı alanını teminat altına almalıdır. İdari yargının adil ve etkin işleyişi, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti standardının en kritik göstergelerinden biridir." (11 Mayıs)

Cumhurbaşkanı Erdoğan salondaki idari yargı üyelerine demiş oluyor ki; Danıştay, devletin "ben yaptım oldu" deme ihtimaline karşı kurulmuş kurumsal bir fren mekanizmasıdır. İdari yargı, devletin vatandaş karşısında sınırsız bir otoriteye dönüşmesini engellemek, kamu gücünü kullananları hukukla terbiye etmek için vardır. Devletin yönetme yetkisi keyfî değildir; hukukla bağlıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşmasından çıkan anlamı şöyle özetlemem mümkün: Hak ve özgürlükler, bireyin devlet ve toplum karşısındaki güvenli alanıdır. Devlet, önce bireyin güvenliğini, hakkını ve özgürlüğünü korumadan gerçek anlamda toplumsal güvenliği sağlayamaz. Çünkü hukuk devletinde güvenlik, sadece kamu düzenini korumak değil; aynı zamanda insanın onurunu, haklarını ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Bunları düşünceleri söyleyen, bir hukuk akademisyeni değil, dinleyenler de hukuk fakültesi öğrencileri değil. Ülkeyi 24 yıldır aralıksız yöneten iktidar partisinin lideri söylüyor. Üstelik 2018 yılından bu yana da ülkeyi "bütün yetkileri tek elde" toplayan CB sistemiyle yönetiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Danıştay'ın kuruluş yıldönümünde "idari yargının" hukuk devleti açısından kritik önemini anlatan, hukuk devletinin bir güneş gibi hiç kimseyi ayırt etmeden herkesi kapsaması gerektiğini söylüyor.

***
Bir parantez açalım:

2028'deki seçimlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın karşısına aday olarak çıkamasın diye Ekrem İmamoğlu'nun diplomasını 30 yıl sonra iptal eden rektörlük kararını hukuka uygun bulan idari yargı gerçeğini ne yapacağız

Parantezi kapatalım...

***

Erdoğan Beştepe'den sürekli hukukun, adaletin önemini anlatıyor. Adaletin olmadığı devletlerin çökmeye mahkûm olduğunu söylüyor. Ve bu konuşmaları hukuk standardı yüksek bir ülkenin cumhurbaşkanı özgüveniyle yapıyor.

Ama ülkemizin hukuk, adalet konusundaki vahim gerçeği de ortada. PanoramaTR'nin "Türkiye'nin adalet ve yargı sistemi" konulu araştırmasına göre ülkemizin yüzde 76'sı "mahkemelik olursa haksızlığa uğrayacağından" korkuyor. Bu teknik bir yargı sorunu meselesi değil; vatandaşın yargı ile kurduğu güven ilişkisinin kırılmasıdır.

Yüzde 48 ülkemizdeki muhalif kesim diyelim, iktidar tabanının yüzde 28'i Türk mahkemelerine güven duymuyor, haksızlığa uğrayacağına inanıyor. Ülkemizin yüzde 76'sı mahkemeye giderken hakkının teslim edileceğini değil, başına yeni bir haksızlık gelebileceğini düşünüyorsa. Hadi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sözleriyle söyleyelim 'o ülkenin yargısında, devletinde ciddi bir sorun var" demektir.