"Anarşi, devletler ondan ne anlıyorsa odur."
-Alexander Wendt
Sabahın erken saatlerinde uyanır, ilk iş hava durumunu kontrol eder. Mütevazı bir kahvaltıdan sonra fok, balina veya ren geyiği avına çıkar. Öğlen arasında evine döner, balık çorbasından içer. Akşam olunca vaktini genelde aile ve arkadaş ziyaretleri ile ya da televizyon/internet karşısında geçirir. Yatmadan önce mutlaka D vitamini takviyesini alır. Doğa ile uyumlu sakin bir hayat sürer. Bir Grönlandlının tipik bir gününden bahsediyorum. Son günlerde bu rutine bir de Trump'ın gemi üstünde adayı işgal etmeye geldiği kabusların renklendirdiği geceler eklendi. Bu huzur dolu adanın bile kimyasını bozmayı başardı ABD Başkanı. Son izlediğim sokak röportajlarında Grönland sakinlerinin artık pek de sakin kalamadığını gördüm.
Trump'ın BM'ye üye bir ülkenin devlet başkanını 'evinden aldırmasından' 1 hafta geçti. Hiçbir şey olmadı. Üstüne Kolombiya ve Meksika'nın da başına benzer şeyler geleceği yönünde tehditler savruldu; Grönland'ı "ya kolaylıkla ya da zorla alacağız" sözleri sarf edildi. Bunları söyleyen kişi ABD Başkanı'ndan başkası değildi. Sanki bir simülasyonun içindeyiz ve "Matrix'te bir hata" oldu. Psikolojisi bozuk narsist birinin hezeyanlarıyla sürüklenen bir dünyaya döndük.
Amerikalı siyaset bilimci Kenneth Waltz'a göre uluslararası ilişkilerde sürekli bir anarşi durumu söz konusudur. Bir ülkenin içerisinde tüm aktörler yaptırım gücü olan merkezi bir otoriteye başvurabilirler ancak devletlerin diğer devletler ile olan ilişkilerinde başvurabilecekleri yaptırım gücü olan merkezi bir uygulayıcı yoktur. Oldukça realist bu düşünce tarzı post-modern akımlarla daha sonraları yumuşatılmış, Alman uluslararası ilişkiler teorisyeni Alexander Wendt, anarşinin bile insanlar tarafından inşa edilen sübjektif bir durum olduğunu ileri sürmüştür. Akademik jargondan çıkalım, daha basit bir dille, Waltz herkesin elinde sopa olması gerektiğini ve kimin sopası daha sertse onun sözünün geçeceğini söylerken, Wendt birinin elinde sopa olsa da başkasına vurmasını engelleyen ideolojik ve toplumsal faktörlerin de var olduğunu ifade eder.
Misal Waltz gibi realistlere göre NATO sadece Sovyetlere karşı kurulan bir askeri ittifaktır, fakat Wendt ve 'inşacı' denilen zümre NATO'yu bir askeri ittifakın ötesinde bir liberal demokrat ülkeler birliği olarak görür. İşte Avrupa ve 'Batı' dünyasının içine katabileceğimiz (Avustralya, Japonya vb.) ülkeler bu ideolojik kader birliğine öyle sıkı sıkıya bağlanmışlardı ki kendi kendilerini korumayı hiç düşünmediler. Çünkü ABD'nin 100 yılı aşkın bir ahlaki üstünlük iddiası vardı. Kendi menfaati için dünyayı yine karıştırıyor, rejimler yıkıp yenilerini getiriyordu ama bunu hep ya özgürlük ya da ekonomik kalkınma kılıfına sokarak yapıyordu. Hatırlayın Irak işgali öncesinde Başkan George W. Bush ağzından özgürlük sözcüğünü düşürmüyordu. Tamam Irak'ta petrol vardı ama bu kesinlikle dile getirilmiyor, amacın Irak halkını Saddam'dan kurtarmak olduğu her seferinde vurgulanıyordu.

7