"Geçici ve ufak bir güvenlik için temel özgürlüklerinden feragat edenler, ne özgürlüğü hak eder ne de güvenliği"
-Benjamin Franklin
Geçtiğimiz Cuma, 11 Eylül saldırılarının 25. Yıldönümü idi; bugün de bir değil iki kez uçağa bindim. Aslında İzmir'den İstanbul aktarmalı Selanik seyahatimi planlarken tarihin 11 Eylül'e denk geldiğini görünce hafif bir tırsmadım değil, tüm dünyada hafızalara kazınan bir tarihten bahsediyoruz. Yolculuğum gayet güzel geçti, tek sıkıntı İstanbul Havalimanı'nın sıcak olmasıydı. Bir de THY Lounge'da pidenin yine tam geldiğimde bitmesi ki inanılmaz bir şekilde her seferinde sonuna denk geliyorum. Uçağa binmeyi beklerken günün anlam ve önemine ilişkin düşüncelere daldım.
11 Eylül 2001 sabahı iki yolcu uçağı New York'taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine çarptığında 12 yaşındaydım; olayın vahametini tam kavrayamasam da bazı şeylerin artık eskisi gibi olmayacağını anlayabiliyordum. Saldırıdan bir iki yıl önce ailecek gerçekleştirdiğimiz New York gezimiz sırasında ikiz kuleleri görebilmiştim; çıplak gözle gördüğüm o devasa gökdelenlerin yerle bir olması bende ayrıca bir şok etkisi yaratmıştı. Bugün dönüp baktığımızda 11 Eylül'ün izlerini sadece New York'ta veya Afganistan dağlarında görmüyoruz. Havalimanında didik didik aranmaktan tutun, ABD ve Avrupa'nın güvenlik politikalarına, Orta Doğu'nun değişen rejimlerine kadar 11 Eylül'ün gölgesini görebilmek mümkündür.
ABD Başkanı George W. Bush "ya bizden tarafsınız ya da bize karşısınız" diyerek "War on Terror" (terörle savaş) dönemini başlatmıştı. Patriot Act ile Amerikan toplumu Big Brother ile yakından tanışmış oldu. 1607 yılında Jamestown kolonisinin kuruluşundan itibaren devletten şüphe etmeyi siyasi kültürünün merkezine koyan Amerika, güvenlik korkusuyla devlete sarılıyordu. Sadece Amerika'da değil, dünyada güvenlik, özgürlükten ağır basmaya başlamıştı. ABD müttefikleriyle kurduğu koalisyonla Afganistan'ı işgal ettiğinde kimseden çıt çıkmadı. Bush ve neo-conlar ABD'yi dünyanın jandarması olarak empoze etmeye çalıştılar. Ancak her tepkinin bir etkisi olur; 2016'ya gelindiğinde Amerikan seçmeni artık bu rolü oynamaktan yorulmuştu; dünyayı Amerika kurtarmak zorunda değil diyen Trump'a sarıldılar.
İşin paradoksal tarafı şudur: dünyayı tasarlamak yerine "Önce Amerika" sloganıyla iktidara gelen Trump, 11 Eylül sonrası bile görülmemiş bir agresiflik ile dünya düzenini yerle bir etmeye çabalıyor. En ikonik şehrinin kalbine hançer gibi saplanmış iki uçak varken dahi uluslararası hukuka şeklen de olsa uymaya çalışan, derdini BM'ye anlatmaya uğraşan bir Amerika varken şu an ben yaptım oldu anlayışına sahip bir Amerikan dış politikası ile karşı karşıyayız. Bugün sorulması gereken soru artık 11 Eylül dünyayı nasıl değiştirdi değildir. Amerika dünyayı değiştirmeye çalışırken kendisini ne kadar değiştirdi

14