Batı'dan kopmadan Doğu'ya açılmak

"Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini alır"

-İsmet İnönü

Türkiye Cumhuriyeti çok hassas ve önemli bir jeopolitik konuma sahiptir. Binlerce yıldır dünyanın kalbinin attığı, uygarlığın başladığı, cihan imparatorluklarının doğup, büyüyüp, yıkıldığı, Homeros'un destanlarına konu olan (evet Odyssey'i izledim, yorumlarım yazının sonunda) bir yerdeyiz. Geçtiğimiz cuma günü Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzalanan savunma paktını tarihsel perspektiften okumalıyız.

1853'teki Kırım Savaşı'ndan başlayalım. Batılı kaynakların "ne işimiz vardı orada" diye anlattıkları olayda Osmanlı zekice bir strateji izleyerek Rusya tehdidini Batı'nın yardımıyla bir süreliğine bertaraf edebilmişti. 1856'da imzalanan Paris Anlaşması, Osmanlı'yı Avrupa devletler sistemine entegre etmiş, Osmanlı'nın toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa devletlerinin ortak garantisi altına alınmıştı. Tabii vaziyet toz pembe değildi; güvenliğinizi başkalarının teminatı altına aldırmanız her zaman ileride sıkıntı yaratabilir. Yarattı da. Dış borçlanma ekonomiyi iflas ettirdi, Rusya'da ancak 1877'ye kadar durdurulabildi. Kendi çıkarları işin içinde olmayınca Avrupa Osmanlı'yı yalnız bıraktı.

Batı'da Balkan Antantı, Doğu'da Sadabat Paktı

Kurtuluş Savaşı sırasında bu sefer tarihi düşman Rusya en büyük dostumuz oldu. Bolşeviklerin yardımı savaşın kazanılmasında ciddi önem teşkil etti. Tam bağımsız Türkiye idealine uygun olarak genç cumhuriyet dış ilişkilerini karşılıklı çıkar üzerine kuracaktı. Henüz birkaç yıl önce savaştığımız Yunanistan ile 1930'da dostluk anlaşmaları yapılmış, 1934'de ise Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile Balkan Antantı imzalanmıştı. Atatürk'ün "yurtta sulh, cihanda sulh" anlayışına uygun biçimde Türkiye bölgesel güvenliği korumaya çalışıyordu. Batı'dan sonra Doğu'da da 1937'de İran, Irak ve Afganistan ile beraber Sadabat Paktı kuruldu.

Atatürk II. Dünya Savaşı'nın çıkacağını muazzam bir öngörü ile daha 20'li yıllarda tahmin etmişti. Bu sebeple komşularla daha yeni oluşturulan sınırları garanti altına almak istiyordu. 1950'lerde ise bu sefer Soğuk Savaş refleksi devreye girmiş, kurtuluşumuza yardım eden Rusya bu sefer bir tehdit haline gelmişti. Vaziyet böyleyken Türkiye kendini birinci dünya ülkeleri arasına sokmuş, NATO'ya girmiştir. Önceki anlaşmalardan farklı olarak NATO sadece bir saldırmazlık ve dostluk anlaşması değildir; 5. Madde bir NATO ülkesine yapılan saldırıyı diğer ülkelere de yapılmış sayar. Ortak savunma mekanizması oluşmuştur. Bu durum hem güvence verir hem de risk taşır zira kendisiyle ilgisi olmayan bir savaşa çekilme ihtimali doğmuştur. Öte yandan küreselleşen dünyada artık tek başına tarafsız (non-aligned) kalmak da pek mümkün değildir. NATO'nun bir başka önemli boyutu da ideolojik olarak Batı'nın bir parçası olma iddiamızın somutlaşmasıdır.