Kalbe dokunmadan zihne girilmez

Bugün eğitim denince aklımıza hemen devasa binalar, akıllı tahtalar, son teknoloji laboratuvarlar ve bitmek bilmeyen sınav maratonları geliyor.

Eğitimi bir "yatırım", öğrenciyi ise bu yatırımın "çıktısı" olarak görmeye alıştık. Ama madalyonun öteki yüzünde, o sıralarda oturan ve sadece "öğrenci" sıfatıyla etiketlediğimiz canlı, hisseden, kaygılanan ruhlar var. Sahi, biz bu çocukları ne kadar anlıyoruz Yoksa sadece müfredatı yetiştirme telaşıyla, karşı kıyıya sesini duyurmaya çalışan birer yabancı mıyız

***

Eğitim dünyasında en çok çiğnenen ama tadına en az bakılan kavramdır "anlamak." Genellikle sınıf disiplinini sağlamak için bir araç, bir yöntem sanılır. Oysa anlamak, bir gencin dünyasına inşa edilen en sağlam köprüdür. Ve unutmayın; o köprü kurulmadan aktarılan her bilgi, rüzgârda savrulmaya mahkûm birer kağıt parçasıdır.

***


Haberin Devamı

Buzdağının görünmeyen yüzü: Bir öğrenci derste başını sıraya koyup uyuyorsa veya arkadaşına anlamsız bir öfkeyle bağırıyorsa, refleksimiz bellidir: "Disiplinsizlik!" Hemen bir tutanak, bir uyarı, belki de bir ceza... Ama gerçek bir eğitimci, bu davranışın sadece suyun üzerindeki buzdağı olduğunu bilir. Altında ne var Belki evde bitmek bilmeyen bir anne-baba kavgası, belki sabah kahvaltısı yapamamış olmanın verdiği o bitkinlik, belki de "yapamıyorum" korkusunun yarattığı o ağır duygusal felç hali...

***

Aristoteles yüzyıllar önce söylemiş: "Zihni eğitip kalbi eğitmemek, hiç eğitmemek demektir." Bir çocuğun neden sustuğunu veya neden hırçınlaştığını sormadan ona matematik formülü yüklemek, temeli çökmüş bir binaya kat çıkmaya benzer. O bina en küçük sarsıntıda yıkılacaktır çünkü harcında "güven" ve "anlaşılma" yoktur.

***

Analog anahtarla dijital kilidi açamazsınız: Bizler daktilo veya tebeşir kokulu sınıfların çocukları olabiliriz. Ancak karşımızdakiler dijital bir ekosistemin tam kalbine, bilginin parmak uçlarında olduğu bir çağa doğdular. Onları "dikkat süreleri kısa" diye eleştirmek en kolayı. Peki, biz onların dikkatini çeken dünyayı ne kadar tanıyoruz Onların dünyasında bir "like" (beğeni) sadece bir rakam değil, bazen bir kabul görme çığlığıdır. Bir öğrencinin hayran olduğu bir oyun karakterinden veya takip ettiği bir içerik üreticisinden bahsetmesi, aslında size dünyasının anahtarlarını uzatmasıdır. O anahtarı çevirmeyi reddedip kendi eski yöntemlerimizde, "bizim zamanımızda" ile başlayan cümlelerimizde diretirsek, kapılar sonsuza dek yüzümüze kapanır. Anlamak, onların zamanına misafir olabilmektir.

***

Haberin Devamı

Sınav kıskacında bir nesil: Türkiye gerçeklerini göz ardı edemeyiz. Öğrencileri anlamak, onların üzerindeki o devasa "başarı" baskısını da görmeyi gerektirir. Bugün bir lise öğrencisi, sadece bir sınavla hayatının belirleneceği korkusuyla yaşıyor. Akşam yemeğinde ailesinden gelen "Deneme netlerin kaç" sorusu, çoğu zaman "Seni seviyorum" cümlesinin önüne geçiyor. Çocuklarımızı sadece aldıkları notlarla, çözdükleri soru sayılarıyla değerlendirdiğimizde, onları birer insandan ziyade birer işlemciye dönüştürüyoruz. Onları anlayan bir yetişkin; sınavın bir son değil, sadece bir yol ayrımı olduğunu onlara hissettirebilen kişidir. Onların kaygılarını küçümsemek yerine, "Korkman normal, ama ben yanındayım" diyebilmektir.

Haberin Devamı

En güçlü silah dinlemek: Öğrencileri anlamanın yolu daha çok konuşmak değil, daha çok dinlemektir. Ama yargılamadan, söz kesmeden, nasihat sağanağına tutmadan... Öğrenci, öğretmeniyle veya ebeveyniyle konuştuğunda "anlaşıldığını" hissettiği an, savunma kalkanlarını indirir. Hata yapmanın bir ayıp değil, öğrenmenin doğal bir parçası olduğunu ona hissettirdiğimizde; işte o zaman gerçek eğitim başlar. Unutmayın, hiçbir genç kendisine sürekli ne yapması gerektiğini söyleyen birine kalbini açmaz ancak kendisini gerçekten duyan birine hayallerini anlatır.