Son yıllarda nereye dönsek aynı çağrıyla karşılaşıyoruz: "Lider ol." Kişisel gelişim kitaplarının rafları bu mesajla dolu.
Şirket içi eğitimlerde, performans görüşmelerinde, hatta okul çağındaki çocukların etkinliklerinde bile liderlik vurgusu var. Daha çok konuş, daha görünür ol, daha iddialı hedefler koy, kalabalığın önüne geç. Çünkü çağımızın ideal insan profili bu: Yöneten, yönlendiren, sahnede olan. Ama tam da bu noktada durup sormak gerekiyor: Herkes lider olmak zorunda mı
**
Bu soru ilk bakışta rahatsız edici geliyor. Çünkü liderlik, neredeyse tartışmasız bir erdem olarak sunuluyor. Lider olmak istememek ise çoğu zaman hırs eksikliği, cesaretsizlik ya da potansiyelini kullanmamakla eş tutuluyor. Oysa bu bakış açısı, liderliği yüceltirken diğer tüm katkı biçimlerini görünmez kılıyor.
***
Bir yapıyı ayakta tutan sadece liderler değildir. Bir şirketin, bir okulun, bir ailenin ya da bir toplumun sürdürülebilirliği; sessizce işini yapanlara, sorumluluk alanlara, detayları takip edenlere, kriz anında panik yapmayanlara da bağlıdır. Ama bu insanlar nadiren alkışlanır. Çünkü alkış, çoğu zaman sesi en çok çıkana gider. Günümüz dünyasında görünürlük, değerle neredeyse eş anlamlı hale geldi. Sosyal medya kültürü bunu daha da pekiştiriyor. Paylaşan, anlatan, iddia eden, fikirlerini yüksek sesle dile getiren ön plana çıkıyor. Dinleyen, uygulayan, derinleşen ve istikrar sağlayanlar ise "arka planda kalanlar" olarak etiketleniyor. Oysa her takımın, her organizmanın farklı rollere ihtiyacı var. Herkes lider olursa, işi kim yapacak
***
Liderlik söylemi, farkında olmadan insanları tek tip bir başarı tanımına hapsediyor. Bu durum özellikle içe dönük, analitik, sakin ya da destekleyici karakterlerde ciddi bir baskı yaratıyor. Sürekli şu sorularla baş başa kalıyorlar: "Neden daha çok konuşamıyorum", "Neden öne çıkmak istemiyorum", "Bende bir eksiklik mi var" Oysa sorun çoğu zaman kişide değil; ona dayatılan rolde.
***
Liderlik bir kişilik zorunluluğu değil, bir bağlam meselesidir. Bazı anlarda yön gösteren birine ihtiyaç vardır; bazı anlarda ise güvenilir uygulayıcılara. Herkesin lider olmaya çalıştığı ortamlarda roller bulanıklaşır, sorumluluk dağılır, ego çatışmaları artar. İronik biçimde, bu durum gerçek liderliği de zayıflatır. İyi liderler bunu bilir. Güçlü liderler, kendilerinden daha sessiz ama işini iyi yapan insanlarla çalışmaktan korkmaz. Çünkü liderlik, tek başına parlamak değil; başkalarının güçlü olduğu alanlarda geri çekilebilmektir. Ama liderliğin bir "statü"ye dönüştüğü yapılarda bu denge bozulur. Herkes yönetici olmak ister, kimse ustalaşmak istemez. Kurumsal hayatta sıkça gördüğümüz bir yanılgı da budur: Başarılı çalışanı ödüllendirmenin tek yolu onu yönetici yapmak sanılır. Sonuçta ne olur Çok iyi bir uzman, vasat bir yöneticiye dönüşür. Çünkü liderlik, teknik başarıdan farklı beceriler gerektirir: İnsan yönetimi, belirsizlikle başa çıkma, duygusal denge. Bunlar herkesin doğasına uygun değildir. Ama yükselmenin tek yolu liderlik olarak sunulunca, insanlar istemedikleri rolleri üstlenir ya da kendilerini yetersiz hisseder.
***
Bu noktada daha temel bir soruya geliyoruz: İnsanlar gerçekten lider olmak mı istiyor, yoksa değerli hissetmek mi Çoğu zaman mesele liderlik değil; görülmek, takdir edilmek ve anlamlı bir katkı sunduğunu hissetmek. Eğer değer, sadece önde olmakla ölçülüyorsa; katkı, sadece görünürlükle eşitleniyorsa; o zaman elbette herkes lider olmak ister. Çünkü başka türlü değerli olmanın yolu kalmamıştır. Oysa katkının pek çok biçimi vardır. Derinlik, süreklilik, sadakat, güven, uzmanlık... Bunlar yüksek sesle dile getirilmese de bir yapının temelini oluşturur. Ama alkış kültürü bu katkıları kolay kolay fark etmez. Çünkü sessiz başarılar manşet olmaz. Belki de bu yüzden pek çok insan, aslında istemediği bir hayatı "başarılı" sayılan bir kalıba uydurmaya çalışıyor. Daha çok konuşuyor ama içten içe yoruluyor. Daha görünür oluyor ama tatmin olmuyor. Çünkü doğasına aykırı bir rolü uzun süre taşımak, insanı tüketiyor.

5