Aydın'da dört dönemdir CHP'den seçilerek belediye başkanlığı yapan Özlem Çerçioğlu'nun AK Parti'ye geçişi, yalnızca bir siyasi hamle olarak değil, seçmen iradesi ve demokrasi açısından da dikkatle değerlendirilmesi gereken bir durum. Seçilmiş bir ismin, seçildiği partiden ve onunla özdeşleşmiş ilkelerden böylesine keskin bir kopuşla, ideolojik olarak tam zıt yöne yönelmesi; halkın oyu ile kazanılan bir makamın ne kadar "kişisel" sayılabileceği sorusunu beraberinde getiriyor.
Bu tür parti değiştirme vakaları, Türk siyasetinde yeni değil ama her seferinde aynı soruyu sordurtuyor: "Bu koltuk kime ait" Seçilene mi, yoksa seçene mi
Halkın oyuyla alınan yetki
Türkiye'de belediye başkanlarının parti değiştirmesi hukuken mümkündür; ancak bu durum, seçmenin iradesi ve demokratik temsil açısından sorgulanmalıdır.
Belediye başkanlığı, kişisel değil, halkın iradesiyle elde edilen bir görevdir. Seçmen, yalnızca adaya değil, o adayın bağlı olduğu partiye, programına, ideolojisine de oy verir. Dolayısıyla bir belediye başkanının partisini değiştirmesi, hele ki bu değişiklik siyasi yelpazenin zıt ucuna doğruysa, seçmenin iradesinin fiilen gaspı anlamına gelebilir. Sandıkta alınan bir yetki, sandık dışı yollarla başka bir partiye taşındığında; seçimlerin anlamı ve meşruiyeti tartışmaya açılır.
Buradaki mesele, bir bireyin siyasi tercihini değiştirmesinden öte, bu değişimin doğrudan halkın kararını etkisiz kılmasıdır. Demokrasi yalnızca oy vermek değil, o oyun nereye gittiğinin denetimini yapabilmektir. Seçmen, "Benim adıma kim karar alıyor" sorusunun yanıtını artık net veremiyorsa, ortada temsil değil, bir aldatma vardır.
Hukuken mümkün olsa da, bu tür geçişler etik açıdan ciddi problemler doğurur. Siyasi etik, yalnızca yasalara değil, halka karşı duyulan sorumluluğa da dayanır. Temsil ettiği kitleye, "Ben artık sizin adınıza değil, başka bir siyasi odağın çizdiği rotada hareket edeceğim" diyen bir siyasetçinin, meşruiyeti sadece hukuki değil, ahlaki zeminde de sorgulanmalıdır.

5