Sandık bir İtiraz Bayrağıdır

Erken seçim sadece takvim değişikliği değil, otoriter düzene karşı meşru bir itiraz mı, yoksa muhalefeti acı gerçeklerle yüzleştirmekten kaçış mı?

Dr. Fatma Çelik
07.04.2026
33
Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazı, CHP'nin erken seçim çağrısını Erdoğan'ın anayasal çıkmazıyla yüzleştiren stratejik bir hamle olarak görüyor. Anayasaya göre Erdoğan yeniden aday olabilmesinin tek yolu TBMM'nin erken seçim kararıdır. Seçim atmosferi, baskı altındaki ekonomi ve adalet sorunlarının ancak sandık aracılığıyla gün yüzüne çıkabileceği dönemdir; oysa seçimden kaçmak, iktidarın karartma mekanizmasına teslim olmak anlamına gelmez mi?

CHP lideri Özgür Özel, "yaz gelmeden sandığı koyalım" çağrısıyla erken seçim meselesini yeniden gündeme taşıdı. Muhalefet üzerindeki baskılar düşünüldüğünde, çağrı makul, yerinde ve gerekli. "Yaz gelmeden" olmasının sebebi de gecikmiş bir erken seçimin Erdoğan'ın adaylığına kapı açmaktan başka bir anlamı olmayacağından...
Malumunuz, seçim söz konusu olduğunda Türkiye'nin önündeki en büyük anayasal gerçek şudur: Mevcut Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın görev süresi dolmaktadır ve anayasaya göre yeniden aday olabilmesinin tek yolu, TBMM'nin erken seçim kararı almasıdır.
İşte tam da bu yüzden, Özgür Özel'in bu çağrıyı sürekli yinelemesi, aslında iktidarı kendi anayasal çıkmazıyla yüzleştirerek, anayasal sınırlar içinde bir tercihe zorlayan stratejik bir hamledir.
Ancak erken seçim kartının dışında, iktidarın "yeni bir anayasa" veya "çözüm süreci" kartıyla kendine yeni bir ömür biçme çabası da olabilir. Zira, burada iktidarın nasıl bir yol izlediği net değil ve asıl niyetini kestirmek zor. İmralı ile kurulan temasların geniş bir siyasi mühendisliğin parçası mı olacağı bilinmiyor. Bu süreç, Erdoğan'ın yeniden adaylığını mümkün kılacak bir anayasal düzenlemenin parçası haline getirilebilir mi Bugün bu sorunun net bir cevabı yok. Ama ihtimalin kendisi bile, demokratik refleksin neden geciktirilmemesi gerektiğini gösterir.
"Önce demokrasi" için seçim

"Önce demokrasi, sonra seçim" söylemi, mevcut otoriter yapıda bir paradokstur. İktidarın her geçen gün yargı üzerindeki hakimiyetini artırdığı, medya gücüyle gerçekleri kararttığı bir ortamda, seçime gitmeden "demokratikleşme" beklemek hiç gerçekçi değil.
DEM Parti'nin dile getirdiği "seçim tartışması diğer sorunların üzerini örter, ekonomi ve demokratikleşme geri plana itilir" argümanı, Türkiye'de siyasetin nasıl işlediği gerçeğini tersinden okur. ünkü bugün zaten ekonomi sağlıklı biçimde konuşulamıyor, demokratik sorunlar şeffaf biçimde tartışılamıyor. Medya alanının daraldığı, muhalefetin sürekli savunmada bırakıldığı bir ortamda bu başlıkların görünür hale gelmesini sağlayan şey bizzat seçim atmosferi olacaktır.
Türkiye'de seçim dönemleri, ekonominin, yoksulluğun, adalet krizinin ve yönetim sorunlarının en yüksek sesle tartışıldığı dönemlerdir. Açık konuşalım, "seçim olursa diğer konular gündemden düşer" iddiası, mevcut baskı ortamında zaten bastırılmış olan meselelerin daha da görünmez kalmasına razı olmak anlamına gelir.

Konuların üstünün örtülmesini sağlayan şey "seçim tartışması" değil, iktidarın hesap vermediği bu denetimsiz yö