Son günlerin en kritik gelişmelerinden biri, CHP'nin İstanbul İl Kongresi'nin mahkeme kararıyla iptal edilmesi ve Gürsel Tekin'in kayyum olarak atanması oldu. Bu olay, yalnızca CHP'nin iç meselesi değil; doğrudan Türkiye'deki demokrasi anlayışı, seçim hukukunun ve yargı-siyaset ilişkisinin geleceği açısından da belirleyici bir örnek teşkil ediyor. Hele ki 15 Eylül'de görülecek kurultay davası yaklaşırken, yaşananlar daha da kritik hale geliyor.
Mahkeme müdahalesi ve tedbirler
Siyasi partiler, tüzükleri uyarınca kongreler düzenler. İl, ilçe veya genel yönetim kongreleri, YSK ve seçim kurullarının denetiminde gerçekleşir, sandıktan çıkan sonuçlar belli bir süre itiraza açık olur ve ardından kesinleşir. Bu mekanizma, partilerin iç demokrasisinin en temel göstergesidir. YSK'nın kesinleştirdiği bir kongreyi, ilk derece mahkemesinin iptal etmesi, seçim hukukunun temeline aykırıdır.
15 Eylül'de görülecek kurultay davası ise, partinin seçilmiş iradesinin askıya alınması veya Özel'in görevden uzaklaştırılması senaryosunu gündeme getiriyor. Mahkeme, uzun süren süreç boyunca tedbiren görevden uzaklaştırma kararı verebilir. Ama siyasal sonuçları ağır olur. Zira böyle bir tedbir, parti içi demokrasiyi felce uğratır; üyelerin ve delegelerin iradesi askıya alınır. Ancak demokrasi, seçme ve seçilme hakkının sadece sandıkta değil, sandık sonrası süreçte de korunmasıyla mümkündür.
Demokrasiyi sadece sandıkla sınırlı görmek, Jean-Jacques Rousseau'nun dediği gibi, "Halk kendi iradesini yitirdiğinde, özgürlüğünü de yitirir" gerçeğini göz ardı etmektir. İstanbul'da yaşananlar, parti içi iradenin ve tabanın söz hakkının askıya alınması anlamına geliyor; bu da yalnızca CHP'yi değil, Türkiye'deki demokratik kültürü de zayıflatıyor.
Siyasetin önündeki yol
Türkiye, yerel seçimler öncesi kritik bir dönemden geçiyor. İstanbul, siyasi rekabetin merkezi konumunda. CHP'nin içine yargı müdahalesi ve kayyum tartışması, muhalefetin seçmene

16