Türkiye'de yurtdışına çıkış harcının 1000TL'ye yükseltilmesi, her zamlandığında olduğu gibi, bu kez de haklı bir tartışma yarattı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in "Zaten yurtdışına çıkanın imkanı vardır, bu parayı da verir" minvalindeki açıklaması da tartışmanın boyutunu değiştirdi. Ancak Sayın Şimşek'in kaçırdığı husus, meseleye yalnızca ekonomik pencereden bakmanın eksik olduğu. Zira ekonomik boyut da zaten bu hukuksuzlukların gölgesinde daha ağır hissediliyor.
Hukuki zeminde derinleşen sorun
Anayasa'nın 23.maddesi, herkesin seyahat hürriyetine sahip olduğunu açıkça belirtir. Bu hak, yurtdışına çıkış da dahil olmak üzere engellenemez ve yalnızca kanunla, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak sınırlanabilir. Ne var ki çıkış harcı, vatandaşın bu temel hakkını doğrudan sınırlayan bir nitelik taşımaktadır. Çünkü söz konusu harç ödenmediğinde pasaport kontrolünden geçilememekte, yani fiilen yurt dışına çıkış hakkı kullanılamamaktadır.
Burada kritik mesele, harcın varlığı, nasıl düzenlendiği ve hangi amaca hizmet ettiğidir. İlk getirildiğinde dayanak gösterilen uygulama, kısa sürede kalkmış olmasına rağmen, yıllar içinde değişen iktidarlarca idari düzenlemelerle şekillendirildi ve tutarı arttırıldı. Bu haliyle, ortada yalnızca mali bir külfet değil, aynı zamanda hukuki bir belirsizlik de mevcut.
Üstelik 1000 TL gibi yüksek bir meblağ, düşük ve orta gelirli vatandaşlar için caydırıcı bir etkiye sahip olup, seyahat özgürlüğünü fiilen ortadan kaldırmakta ve hakkın özüne dokunmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin içtihatları ise açıktır: Bir hakkın özünü zedeleyen her türlü sınırlama, ölçülülük ilkesine aykırıdır ve anayasaya aykırılık teşkil eder. Dolayısıyla esas sorun, hukuka uygunluk sorunudur.
Bakanın açıklaması
Şimşek'in yaptığı açıklama ve konuya yaklaşımı, temel hakların ekonomik imkanlara indirgenmesi anlamına gelir. Oysa anayasa, hakları vatandaşın gelir durumuna göre ayırmaz; herkesin eşit şekilde sahip hakları güvence altına alır.

9