Erken Seçim Çağrısı: Sandık Yalnızca Tepki Değil, Umut Olmalı

Türkiye, ekonomik göstergeler kadar vicdani göstergeler açısından da alarm veriyor. Açlık sınırının altında yaşamaya çalışan milyonlar, çocuklarına süt alamayan anneler, yaşamını sürdürebilmek için ikinci işte çalışmak zorunda kalan emekliler artık sadece birer istatistik değil; bu ülkenin sessiz ama derin çığlığı.

Erken seçim, bu çığlığa kulak verilmesinin siyasal ifadesidir. Ama seçim, sadece bir sandık meselesi değil; bir yüzleşme, bir sorumluluk ve bir yeniden başlama iradesidir.

Halkı için siyaset yapan bir muhalefet, yalnızca sorunları dile getirmez, aynı zamanda çözümün yolunu da tarif eder. Türkiye'nin artık hem ekonomik hem de siyasal bir nefes almaya ihtiyacı var.

Tam da bu noktada CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in dün kurultay davası sonrası yaptığı erken seçim çağrısı, sadece siyasi bir manevra olarak değil, aynı zamanda halkın içinde bulunduğu sosyoekonomik sıkışmışlığın siyasal bir karşılığı olarak değerlendirilmelidir.

Kriz, Siyasal Meşruiyet ve Seçim Talepleri

Siyasal teoriye göre, bir iktidarın meşruiyeti yalnızca sandıktan çıkan oyla değil, aynı zamanda halkın yaşam koşullarını sürdürülebilir kılma kabiliyetiyle de ölçülür. Ekonomik kriz dönemlerinde halkın yönetime güveni azalır; temel ihtiyaçlara erişimin zorlaşması, gelir dağılımında derinleşen uçurumlar ve sosyal adaletsizlik, iktidarın temsil gücünü sorgulatır hale gelir.

Türkiye'de uzun süredir süregelen yüksek enflasyon, özellikle sabit ve düşük gelirli vatandaşları açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaya zorlamaktadır.

Son olarak, Türk-İş'in haziran ayı için açıkladığı verilere göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı, 26 bin TL; yoksulluk sınırı, 85 bin TL'dir. Bu tablo, iktidarın ekonomik politikalarının vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Buna ek olarak, başta muhalif siyasetçiler ve gazetecilerin tutuklulukları olmak üzere, adalet mekanizmasındaki tüm çarpıklıklaar, yalnızca siyaseti değil, aynı zamanda ekonomiyi de olumsuz etkilemektedir. Hukukun öngörülebilirliğini kaybettiği bir ortamda yatırımcı güveni zedelenir, üretim ve istihdam alanlarında daralma kaçınılmaz hale gelir. Dolayısıyla, adaletin siyasallaşması yalnızca hukukla sınırlı bir mesele değil; doğrudan ekonomik çöküşle de bağlantılı bir sorundur.

Sistem Kurucu Akıl İhtiyacı

Bugün Türkiye'de yaşanan kriz yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir kırılmadır. Mutfak tüpü, ekmek, bebek bezi gibi temel ihtiyaçlara dahi ulaşamayan milyonlarca insan için mesele artık 'geçim' değil, 'yaşam mücadelesi' halini almıştır. Genç işsizliğinin yüksekliği, eğitimli kesimin yurtdışına göç eğilimi, çiftçilerin üretimden çekilmesi ve sanayi esnafının kepenk kapatması, sistemin tüm dinamiklerinde ciddi bir deformasyona işaret etmektedir.