Üniversite giriş sınavları yapılıyor. En az bir senedir yaptıkları çalışmaların karşılığını almak için öğrenciler sınava giriyor. Amaç, mümkün olan en yüksek puanı almak ve "en iyi" üniversiteye girmek. Diğer amaçlar arasında şunlar var: İndirimli seyahat için gerekli olan öğrenci kartı almak için herhangi bir üniversiteye kayıt yaptırmak, sosyalleşmek için belli bir kitlenin içine girmek, başka bir şehirde üniversite okuyarak aile baskısından "mâkul" bir sebeple kurtulmak.
Üniversitelerin mevcut durumu ve geleceği ile ilgili daha önce bu köşede düşünce ve fikirlerimi yazmıştım. Ülke gündeminde sınav varken, üniversiteye kayıt yaptırma hakkı kazanacak olan müstakbel öğrencilerimize birkaç tavsiye eşliğinde "kampüs efsânesi" diyebileceğimiz doğru bilinen yanlışların bâzılarına bakalım.
DÖNEMİN İLK HAFTASINDA DERS OLMAZ!
Birinci sınıflarda değil de, genellikle ikinci sınıf öğrencilerine üst sınıflardan bulaşan bir anlayış var. Bu anlayışa göre, dönemin ilk haftasında ders yapılmaz, yoklama alınmaz. Dönemin ilk haftasında çoğu üniversitede ders kayıtları devam ettiği için, daha sonraki haftalara kıyasla hafif bir ders içeriği söz konusudur. Ama ilk haftada dönem boyu işlenecek ders içeriği ile ilgili bilgiler verilir. Dönemlik ödevler, varsa okunacak kitaplar dağıtılır. Dersi verecek hoca kendini tanıtır ve dersi alan öğrencileri tanır. Bu bilgileri edinmek önemlidir çünkü ilk hafta gelmeyen öğrencilere özel muamele yapılıp birebir bilgi verilmez. Dolayısıyla ilk hafta ağır bir ders işlenmese de önemli bilgiler paylaşılır.
SORULAR SÂDECE SLAYTLARDAN ÇIKAR!
Günümüz teknolojik imkânları sâyesinde eskiden "ders notları" denen ve çoğunlukla kampüsün yakınlarındaki kırtasiyelerden alınan fotokopilerin yerini, Powerpoint sunum dosyaları aldı. Bu dosyalar, PDF olarak üniversite öğrenci bilgi sistemine yükleniyor ve öğrenciler bunları basılı olarak çıktı alarak ya da bilgisayarlarına indirerek çalışıyorlar. Ancak birçok öğrencideki yanlış kanaatin aksine, bu sunum dosyaları yâni slaytlar, sınavda çıkacak soruları cevaplamak için yeterli değildir. Ben şahsen bu sunum dosyalarını ders anlatırken daha rahat etmek, gerektiğinde görsel ya da videoları göstermek için hazırlar ve kullanırım. Birçok öğrenci, dönemin ilk dersinde bunları belirtmeme rağmen ve onlar ilk derse gelmedikleri için, sınavlardan önce "slaytlara çalışsak yeter mi" şeklinde sinir bozan bir soru sorarlar. Kısacası, slaytlar öğrencilerin ders çalışma notları değil, hocaların kendileri için hazırladıkları dosyalardır.
HOCAYA 7/24 ULAŞILABİLİR!
Eve yemek sipariş etme kültürünün yaygınlaşmasından olacak ki, öğrencilerin birçoğu gün ve saat algısını bir kenara koyarak, dersini aldıkları hocaya e-posta atıyor veya biliyorsa cep telefonuna Whatsapp mesajı atıyor. Ancak bu e-posta ve mesajların gecenin bir yarısında ya da hafta sonu olup olmadığına pek dikkat edilmiyor. Ya da birçok öğrenci, kendileri ne zaman gelirse gelsin hocayı odasında bulacaklarını düşünüyor. Kendi sorumluluklarında olan konularda bile "Hocam, odanıza geldim yoktunuz" diye rahat bir mâzeret sunabiliyorlar. Oysa hocaların sürekli bilgisayar başında değildir ve bütün zamanları üniversitedeki odalarında geçmez. Onların da diğer insanlar gibi akademik hayatın dışında sosyal ve özel hayatları vardır.
HOCA ARKA SIRALARI GÖREMEZ VE DUYAMAZ
Lise yıllarından kalan bir alışkanlıkla olacak ki, öğrencilerin çoğunluğu ilk üç sıraya oturmaz. Bâzıları ise önlerde fazlasıyla yer olmasına rağmen, on beş katlı anfilerin en üst basamağındaki sıralara konumlanırlar. Bu öğrencilerin çoğunluğunun niyeti, askerî tâbirle, "arâzi olmak"tır. Arkalara konumlanarak, eksik bıraktıkları uykularını tamamlamak isterler. Nedense birçok öğrenci için iki büklüm uyumak çok rahattır. Bâzı öğrenciler de uyumasalar bile kendi aralarında rahat konuşmak için arka sıraları seçerler. Oysa hocaların bulunduğu yerden bütün sınıf "kabak gibi" gözükmektedir.
HİÇBİR ŞEY HOCANIN DİKKATİNİ DAĞITMAZ!
Ders sırasında sınıfta uyumak, kendi aralarında konuşmak ve "modern hayâtın en önemli etkinliği" olan cep telefonuyla oynamak, öğrenciler tarafından dikkat dağıtmayan eylemler olarak düşünülür. Oysa sınıfın tamâmını rahatça gören ve duyan bir durumda olan hocanın bu ders dışı eylemler sebebiyle konsantrasyonu dağılır ve ders anlatma kalitesi düşer. Bir de her derste mutlaka olmazsa olmaz bir konsantrasyon dağıtan şey vardır: Dersin saati kaç olursa olsun, en az bir ya da iki kişi mutlaka geç gelir ve dersin akışını bozar. Bunlar sebebiyle bir cümle önce ne söylediğimi unuttuğum çok olmuştur. Ne yazık ki bu konudaki uyarılar hiçbir işe yaramaz.
DEVAMSIZLIK HAKKI SONUNA KADAR KULLANILMALIDIR!
Üniversite öğrencilerinin hiçbir mâzeret göstermeden yüzde 30 devamsızlık hakkı vardır. Bu hak ortalama dört haftaya karşılık gelir. Devamsızlık hakkını aşan birçok öğrenci, derse gelmeye üşendiği hâlde hastane ya da sağlık ocağına gidip rapor almayı daha uygun gördüğü için, rapor getirip hocayı kandırdığını düşünür. Ancak devamsızlık hakkıyla ilgili esas sorun, bu hakkın mutlaka kullanılması gereken bir mecburiyetmiş gibi anlaşılmasıdır. Her hafta yeni bir konu işlendiği düşünülürse, derslerin yüzde 30'una gelmemek, sene sonu notunda 100 üzerinden 70'e râzı olmak demektir. Maalesef devamsızlık hakkını kullanmayan birçok öğrenci, hele vize sınav notu da yüksekse, finâlden önce iki veya üç hafta derslere gelmez. Oysa devamsızlık yapılması gereken bir zorunluluk değil, gelişen âcil veya plânlanmamış durumlarda öğrencinin rapor almaya uğraşmaması için sağlanan bir kolaylıktır.

31