J.J. Rousseau'nun kavramsal hâle getirdiği "kuvvetler ayrılığı ilkesi", Hristiyan Avrupa kültüründeki siyasal yapıda bugünkü uygulamaların temeli olmuştur. Genel anlamda yasama-yürütme-yargı erklerinin birbirlerinden ayrı ve bağımsız olmasına dayanan bu ilke, Avrupa'daki aristokrasi ve monarşi anlayışıyla işleyen yapıya alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Yâni, üç erki de elinde tutan kral ve çevresindeki aristokrat sınıf, bu gücünü yasama ile meclise; yargı ile bağımsız mahkemelere devretmiş ya da onlarla paylaşmıştır. Bu, en azından kâğıt üstünde böyle kabûl edilmektedir.
Günümüzde ister parlamenter sistemler olsun ister başkanlık sistemleri olsun, devletin başında tek bir kişi gözükse de, bu kuvvetler ayrılığı ve siyasal yapının yönetiminin paylaşımı anlayışı hâkimdir. Yine NATO veya Avrupa Birliği gibi uluslarüstü yapılarda "liderler toplantıları" yapılır ve her ülkeyi bir kişi ve onun görevlendirdiği ekip temsil eder. Ancak bu liderlerin attığı imzaların kendi ülkelerinin meclislerinde onaylanması gerekir. Daha önceleri kralın daha kısa sürede onayladığı kararlar, artık nispeten biraz daha uzun bir süre içinde onaylanır. Ama yine de onaylanır. Onaylanmazsa lider ile onayı verecek erk (yasama) arasında gerilim olur. Bu gerilimden de genellikle yasama erkindekiler zarar görür ve genellikle bu yetkilerini ilk seçimde yeniden aday gösterilmeyerek kaybederler.
Ancak kuvvetler ayrılığının Rousseau imzâsıyla Avrupa'da ortaya çıkmış olması, birçok keşif ve icat gibi, Avrupa'dan önce dünyânın herhangi bir bölgesinde ve Avrupa dışındaki herhangi bir toplumsal ve siyasal yapıda olmadığı anlamına gelmez.
İnsanlık târihinin en eski devlet ve toplum yapılarından birine sâhip olan biz Türkler, farklı coğrafyalar ve iklimler, farklı inançlar ve farklı yönetim anlayışları altında yaşamış ve yaşamakta olmamıza rağmen, toplumsal bilinçaltımızda – yâni dilimizde, müziğimizde, mimârimizde, yazılı ve sözlü edebiyatımızda, sporumuzda ve hatta mutfağımızda – kendimize has ve Türk'ü Türk yapan bir toplumsal kuvvetler ayrılığı anlayışına ve uygulamasına sâhibiz. Bunun adı tek kelimeyle Töre'dir.
Etimolojik olarak "Türk" kelimesinin kökeni olan "törük", töreli veya töre sâhibi demektir. Töreli olmak, hiçbir ırkın, hiçbir aşiret ya da kabilenin tekelinde ve hegemonyasında değildir. Töreli olmak, "Batılı mı Doğulu mu" sorusundaki ikili kıskaçtan kurtulup üçüncü bir şıkkın varlığını somutlaştırmaktır. Töre, bir medeniyet teklifi ve modelidir. Töredeki kuvvetler ayrılığı siyasal değil toplumsaldır.
ÜÇ SOSYAL ERK: DEVLET SERVET HİKMET
Töredeki kuvvetler ayrılığı, devlet-servet-hikmet şeklinde somutlaştırılabilir. Rahmetli Mustafa Çalık'ın gündeme getirdiği şekliyle bu kavramlardan herhangi birisinin işleyişine tâlip olan kişi veya kadrolar diğer ikisinden uzak durmalıdır. Servet edinmek için devlet yönetimine veya servetin gücünü kullanmak için hikmete tâlip olmak, töredeki toplumsal kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırıdır. Bu ilke, din ile devlet işlerinin ayrılığına dayanan laiklikten daha eski, daha güçlü ve daha açıktır. Uygulamada laiklik gibi yoruma ve suistimâle açık değildir.
Töredeki bu üç erki güncel dile şöyle aktarabiliriz: Devlet, bütün bürokratik organlar ve bunların yönetimidir. Servet, bütün boyutlarıyla ticâret dünyâ ve maddî işlerdir. Hikmet ise bilim dünyâsı ve sosyal, mânevî işler ve hayır işleridir. Bu üç kavram, birbirleriyle temas eder ve iletişim hâlindedir. Ama birinde olan diğerinde olmaz, olamaz. Olumsuz birçok örneğinde olduğu gibi bu kavramların işleyişine tâlip olan kişiler, diğer bir kavramın işleyişine de tâlip olursa, yine Mustafa Çalık'ın ifâdesiyle, felâket olur, rezâlet çıkar. Üçüne tâlip olunması durumunda ise kıyâmet kopar.
Bu tehlikenin farkında olanlar, yan yana gelmemesi gereken kimyasallar gibi, bu işleyişe sınırlar koymuştur. Ama târihimiz sınır ihlâli durumunda yaşanan felâketlerle doludur. Bunun için örneğin Vefâ Hazretleri, herkese açık olan kapısını hadisle taltif edilmiş Fâtih Sultan Mehmet'e kapamış ve onu tekkesine kabûl etmemiştir. Aynı şekilde İstanbul'un fethinin mânevî mimarlarından Akşemseddin, fetihten sonra İstanbul'dan ayrılıp Göynük'e gitmiş ve devletin hikmete, hikmetin devlete müdahale etmesine izin vermemiştir.

11