Hem akademisyen hem de yazar olduğum için Prof.Dr. Nabi Avcı'nın Enformatik Cehalet (1) kitabını sık sık karıştırırım. Bu sefer Zeytinburnu Belediyesi'nce yayınlanan Peyâm-ı Garb Söyleşileri (2) adlı kitapta, Nabi Avcı Hoca ve Aykut Ertuğrul'un aynı isimli programda Nabi Hocamız'ın bu kitabı üzerinde yaptıkları sohbetin metnini okurken, aklıma "Enformatik Cehalet" olur da, sosyomedyatik tarım neden olmasın" diye bir soru geldi. Yâni, bu yazının başlığını Nabi Hoca'nın kitabından mülhem aldım. Şeyh Gâlip'in dediği gibi "çaldımsa mirî malı çaldım".
Yazımızın konusuna gelelim. Türkçede "taramak" kökünden türetilmiş, aynı zamanda "hareketlilik" ve "incelemek" (radarla taramak, arşiv taramak, internet tarayıcısı) ve "düzene koymak" (saç taramak) gibi anlamları olan kelimelerle aynı kökten gelen "tarım" kelimesinin İngilizcedeki karşılığı Latince "cultura" kelimesinden gelen ve "culture" kelimesinden türetilen "agriculture" kelimesidir.
Toprağı ekmek, ıslah etmek, ekilenleri biçmek anlamındaki "tarım", sosyopolitik olarak da kendini gösterir.
Bir toprak parçasında olmayan bitkinin tohumunu oraya ekip, o tohumun büyümesi için sulama, gübreleme gibi gerekli şartları sağlamak, sosyolojik açıdan da toplumlara uygulanır. Süte maya katıp yoğurt yapmak da kimyasal anlamda kültürlerle yapılır. Bir kaşık maya, bir kazan sütü yoğurt hâline getirir ve dışarıdan getirilen maya artık oranın mayası, yerel kültür hâline gelir.
Bu süreç, tabiatta doğal olarak da gerçekleşir ve yeni türler ortaya çıkar. Ama yapay olarak yapılması, çoğu zaman istenmeyen sonuçlar doğurur. Bu istenmeyen sonuçları engellemek isteyenler, süreci doğalmış gibi gösterirler. ,
Daha anlaşılır olmak için ülkemizden örnek vereyim. Siyasal olarak 1950'lerden itibâren "Küçük Amerika" olma iddia ve hevesinde olan Türkiye'de, günümüzde bizim istemediğimiz sonuçların tohumları filmler, dizi, çizgi filmlerle atıldı. Kovboy filmleri; Bonanza, Komiser Kolombo, San Fransisko Sokakları, Dallas, Kara Şimşek, Sahil Güvenlik, Mavi Ay, Yalan Rüzgârı gibi televizyon dizileri; Rocky, Rambo, Top Gun gibi filmler, bugün yerli film ve dizilerin, komedilerin hatta gündüz kuşağı programlarının tohumlarını attı.
Bugün pop müzik konserlerinin ön sıralarında başörtülü kızlar varsa, mezuniyet töreninde âyet yazan pankarta müdahale edilmesini başörtülü veliler de alkışlıyorsa, bunun sebebi, seneler önce karşısından âilece oturup elma portakal yediğimiz televizyonda yayınlanan programlardır.
Bir üst düzey siyâsetçimiz, 1980'lerin ortalarında henüz tek kanal olan TRT'de artan "Türk yapımı" dizilerden zamânın ABD yönetiminin rahatsız olduğunu ve bu rahatsızlığın en üst makamdan dile getirildiğini anlatmıştı.
Anlayacağınız, tarla çok önceden sürüldü. Şimdi hasat yapılıyor. O kadar ki, artık dizilerin ABD'den satın alınıp Türkçe dublajla yayınlanmasına bile gerek yok. Yazan Türkçe yazıyor, çeken Türkçe çekiyor, oynayan Türkçe oynuyor. Ama bu yapımların dili, İngilizceden Türkçeye çevrilen dizilerin ve filmlerin dillerinden bile kötü. En azından dublaj sanatçılarımızın güzel seslerini dinliyorduk. Şimdikilerin arasında mostralık birkaç tâne gerçek anlamda "yerli" olursa şükrediyoruz. "Millî"
yapımlar ise ufukta bacası beliren gemiler gibi yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Onların kendi limanlarına yanaşmasına daha çok var. O tohumların hasadını en erken çeyrek yüzyıl sonra yaparız. Nitekim kültür devrimle değil, evrimle değişir.
1980'lerde TRT'de yerli yapımların artmasından rahatsız olan ABD; şimdi yüzlerce kanalda ve onlarca ülkede yayınlanan Türk dizilerinden rahatsız olmuyor mu
Bu sorunun cevâbını eğitim kurumları üzerinden verebiliriz. 1901 yılında Osmanlı topraklarında, şimdiki sınırlar dikkate alındığında, 104 tâne Amerikan koleji vardı. Şimdi ise sâdece dört tâne ve bir yıllık eğitim ücretleri küçük bir servet. Ama anaokulundan üniversiteye hem devlet hem de özel eğitim kurumlarında İngilizce eğitim yapılıyor. Biz ise Fulbright'ı suçluyoruz. Bütün suç, sâdece Dallas'ın kötü adamı JR'da mı, diye sormadan edemiyorum.
Demem o ki, bu duruma bir günde gelmedik. Sosyomedyatik tarım alanlarımız, Tanzimat ile açıldı. Pederşâhî paşaların konaklarına piyanoyla birlikte, manastırlarda rahibelik eğitimi almış Fransız mürebbiyeler girdi. Zâten Sultan II. Mahmud zamânında Saray'a piyanı girdiğinde, Dede Efendi'nin ifâdesiyle "bu işin tadı kaçmıştı." Pantolon giydiği için padişahına "gavur" lakâbı takan halk, "alafranga" hayâta pek ses çıkarmadı. Topkapı gibi saraydan Dolmabahçe gibi salonlu, merdivenli, avizeli saraylara çok çabuk geçildi.

27