Uzayla ilgili bilimkurgu filmlerinde genellikle dünyânın dışında başka gezegenlerde, Samanyolu'nun dışında başka galaksilerde bizimkine benzeyen bir hayat formu olduğu kabûlü üzerinden bir hikâye anlatılır. Dünya binlerce yıl sonra ya da bir nükleer savaşın ardından yaşanmaz hâle gelir. İnsanların yaşamasına uygun küçük bir yerde toplanan insanlar da, daha önceden keşfedilen bir gezegene doğru uzay yolculuğuna çıkarlar. Ya da nasıl olsa dünyâda yaşamak mümkün olmayacağı için uygun bir gezegene rastlamak umûduyla mâcerâya atılırlar. Senaryo nasıl kurgulanırsa kurgulansın, ya dünya artık yaşanamayan bir gezegen olur ya da alternatif bir gezegen zâten bulunmuştur. Ama kurgu bile olsa filmde hiç kimse dünyâyı neden yaşanmaz hâle getirdiğimizi sorgulamaz, çünkü iş işten geçmiştir.
Çok şükür ki henüz iş işten geçmiş değil. Fakat senaryosu yazılan konulardan biri de üniversiteler, yâni akademik hayat. Çoğu eleştiri yobaz siyâsî dürtülerle üniversite sayısının artmasına bağlanıyor. Oysa üniversiteler bütün dünyâda benzer durumda. Eğitim kalitesi düşüyor. Eğitimin içeriği ve şekli değişiyor. Eğitimde okulların kaynak tekeli çoktan kırıldı. Bilgi artık okulun ve bilim artık üniversitelerin tekelinde değil. Dolayısıyla sâdece kariyer sâhibi olmak için okunan üniversiteler ve alınan diplomalar artık işe yaramıyor.
Çok şey değişecek ama üniversite denen kurum tamâmen kapanmayacak. Adı değişebilir. Avrupa'da kiliseye bağlı kolejden, bizde medreseden üniversiteye dönüşen kurumsal yapı, başka bir isim ve işlevle varlığını devam ettirecektir. Zâten mevcut eğitim sistemi bile daha iki yüz yaşını yeni doldurdu. 1800'lerin başından o zamânın ihtiyaçlarını karşılamak için Almanya'da yapılan Humboldt Devrimi artık işlevini yitiriyor. Şu anda geçiş dönemindeyiz. Süreç tamamlanınca adı da konacaktır. Eskilerin dediği gibi doğmamış çocuğa isim konmaz. Yaşanan sorunlar birer doğum sancısı.
YENİ EKONOMİK YAPI
Başka bir gezegende bize uygun bir yaşam formu ve bu yaşam formu içinde akademik hayat diye bir seçenek var mı, bilmiyorum. Elimizdeki dünyâya ve içinde bulunduğumuz akademik yapıya baktığımızda üniversiteleri bugün gelmiş oldukları konumdan geri çevirmek ve "eski" hâline getirmek mümkün değil. Bunun için zaman makinesine ihtiyâcımız var. 1960'larda liseyi bitirenler, bir otele giriş (İngilizcesi check-in) yaptırır gibi, istedikleri üniversitenin istedikleri fakültesine kayıt yaptırabiliyorlardı. Çünkü lise mezunu sayısı azdı ve mezunlara üniversitelerde yeterli kontenjan vardı. Şimdi "her yer üniversite oldu" veya "herkes üniversite mezûnu oldu" diye çemkirmenin altı pek de dolu değil. Bu eleştirilerin ekonomik karşılığı da yok. Üniversite açılan şehirlerde yepyeni bir ekonomik yapı (mesela öğrenciye verilen kiralık evler ve öğrencilerin gittiği kafeler) ortaya çıktı. Hiç kimse "bizim şehrimizdeki üniversite kapansın" demiyor. Milyonlarca kişi üniversite okuyor (hükümlülere bile üniversite okuma imkânı sağlanıyor) çünkü lise okumak "zorunlu". Zorunlu eğitim anlayışını kimse konuşmuyor veya gündeme almıyor.
ÜÇ YILLIK ÜNİVERSİTE
Bir süredir üniversite eğitiminin üç yıla indirilmesiyle ilgili bir gündemimiz var. Dünyâda belirgin hâle geldiği için, "Dünyâda böyle bir şey var mı ki" diye yurt dışından referans meraklıları da seslerini çıkarmıyor. Ama dünyânın hiçbir ülkesinde olmayan "hazırlık sınıfı" sebebiyle üniversite eğitim süremizin senelerdir gayriresmî olarak beş yıl olduğunu görenler pek de fazla değil.

9