Biliyorsunuz, aylardır dünya yatıyor kalkıyor, kritik su yolu Hürmüz'ü konuşuyor. ABD ve İsrail'in saldırılarından sonra İran'ın boğaz kartını çıkarması küresel piyasalarda dengeleri alt üst etmiş durumda. Enerjiden gıdaya gübreden petrokimyaya bütün ürünlerin geçiş güzergahındaki kapanma küresel ölçekte ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurabilecek bir felakete döndü. Ülkeler, küresel ticaretin belirli dar boğazlara olan bağımlılığının yapısal bir risk taşıdığını fark etti. Herkes alternatif rotalar veya yapay su yolları üzerinde kafa yormaya başladı. Bu jeopolitik senaryoların ortasında krize en hazırlıklı ülke ise Türkiye.
Neden mi
Şöyle ki, Ankara olası jeopolitik senaryolara karşı uzun zamandır birkaç alternatifi masada tutuyordu. Bunlardan biri, Körfez'i Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlayan, Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı gibi deniz boğma noktalarını atlayan bir karayolu ve demiryolu ağı olan Kalkınma Yolu projesi. Diğeri, Çin ve Güneydoğu Asya'dan çıkan yüklerin, Orta Asya ve Hazar Denizi üzerinden Kafkasya ve Türkiye'ye, buradan da Avrupa'ya bağlandığı Orta Koridor. Öteki de Türkiye'de bazı kesimlerin eleştirileri nedeniyle yavaş ilerleyen Kanal İstanbul projesi. Burada Kanal İstanbul projesine bir parantez açmak istiyorum.
Biliyorsunuz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan projeyi 2011'de duyurdu. Duyururken de 'En büyük hayalim' dedi. Muhalefet ve belirli çevreler ise meseleyi 'İstanbul'a ihanet'e çevirdi. Çevresel riskler, deprem, hukuka aykırılık gibi gerekçeler öne sürüldü. İnşaat projesi algısı yaratıldı. Bugünlerde hayati önemi ortaya çıkan proje dar bir tartışmanın içine sıkıştırıldı. Tartışmalar yoğunlaşınca da başlayamadı. Açıklandığı günden bu yana 15 yıl geçmiş! 2011'de başlansa ve proje tamamlansaydı içinde bulunduğumuz konjonktürde farklı bir Türkiye'yi konuşuyor olabilirdik. Düşünün, kanal, Türkiye'nin Avrasya deniz ticareti üzerindeki etkisini artıracak stratejik bir araç haline gelebilirdi.

36