Yapay zekâyla iletişimimiz geliştikçe "insanlararası" diyaloglarımız da evrimleşecek mi
Yapay zekâ ile giderek artan bir iletişim içindeyiz. Aslında bu iletişimin iki farklı safhasından söz edebiliriz. İlki, yönlendirme botlarıyla kurduğumuz iletişimdi. Bizi çağrı merkezlerinde veya telefon uygulamalarında karşılayan, yazılı ya da sözlü olarak ulaşmak istediğimiz yere yönlendiren botlar... Bugün hâlâ onları kullanıyoruz.
Oldukça basit, kuru ve önceden hazırlanmış diyaloglara verdiğimiz yanıtlar veya basmayı seçtiğimiz tuşlarla kurduğumuz bu iletişim, insanlık için küçümsemeye epey uygundu.
"Hiçbir şey çözemiyorlar" kanaati, yapay zekânın yaşamlarımıza girdiği ilk evreye de uzandı.
"İşte, gördünüz ya. İnsanların ürettiği duyguyu üretemiyor. İnsanların kurduğu iletişimi kuramıyor."
Bu söylem adeta bir bayram havası eşliğinde çevremizi sardı. Korkulan olmamıştı. Yapay zekânın insanların işlerini veya yaşamlarını ele geçirmeyeceğine ikna olan insanlık, bu "yapay" yoksunluğu yeni iletişim partnerimizin kalıcı bir özelliği gibi görüyordu. Oysa teknoloji dünyasından yükselen ortak fikir oldukça kesin:
"Daha hiçbir şey görmediniz."
İNSANLIĞIN SON KUTSANIŞI MIBugün "yapay zekâ kullanılmamıştır" etiketi bir kalite sembolüne dönüşmeye başladı bile. Hatalarıyla, sevaplarıyla insan emeğinin kutsanıyor olması elbette güzel ama sormadan edemiyorum: Nereye kadar
ünkü yapay zekânın gelişimi yalnızca daha iyi metinler, görseller veya kodlar üretmesiyle ilgili değil. Giderek daha ikna edici bir iletişim kurabilmesiyle de ilgili.
Herhangi bir yapay zekâ aracına "Senin duyguların var mı" diye sorsanız, yanıtı büyük olasılıkla "Hayır" olacaktır.
Öte yandan bir duyguyu gerçekten yaşamıyor olmak, o duygunun son derece ikna edici bir karşılığını üretemeyeceği anlamına gelmiyor.
Peki insana bir duygunun kendisi mi gerekli, yoksa temsili mi yeter Üzülerek de olsa yanıt galiba, "evet".
Bugün akşamlarını yalnız geçirmektense yapay zekâyla sohbet etmeyi tercih eden milyonlarca insanın varlığı bunu düşünmek için yeterli. Bu durum elbette insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığını yeniden gündeme getiriyor ama başka bir soruyu da ertelememize neden oluyor:
Zamanla yapay zekâ mı bize benzeyecek, yoksa biz mi yapay zekâya
ünkü burada ilginç bir çelişki var: Yapay zekâ, insanı taklit eden bir teknoloji gibi görünüyor. Ancak ondan beklediğimiz iletişim biçimi, insan iletişiminden farklı özellikler taşıyor: Tutarlı olması, hızlı cevap vermesi, seçenekleri değerlendirmesi ve mümkün olduğunca işe yarar çözümler önermesi...
İnsan ise bunların hiçbirinde özellikle başarılı olmak zorunda değil.
İnsan bazen duygusuna göre karar verir. Bazen yanlış olduğunu bildiği halde bir kararın arkasında durur. Bazen hiçbir mantıklı açıklaması olmayan bir şeyin peşinden gider.
Hatta insanlık tarihine biraz uzaktan baktığımızda, uygarlığın yalnızca doğru ve hesaplanabilir kararların sonucu olmadığını görürüz. Yapay zekâdan ise farklı bir şey bekliyoruz.
Bir sorunla ilgili ona danıştığımızda, bize mevcut seçenekler arasından en uygun olanı sunmasını istiyoruz. elişkilerimizi azaltmasını, zaman kazandırmasını, hata olasılığını düşürmesini bekliyoruz.
Peki bunu sürekli yapan bir muhatapla yaşamaya alıştığımızda, bir süre sonra kendi düşünme biçimimizi de buna göre düzenlemeye başlar mıyız
Belki de geleceğin kültürel dönüşümü bu soruda gizli. Bir yakınımız bize derdini anlattığında, ona yapay zekâ diliyle cevap verelim:
"Bu durumda yaşadığın duygunun anlaşılabilir olduğunu düşünüyorum. Şu üç seçeneği değerlendirebilirsin."
Büyük oalsılıkla karşılığında "Yapay zekâ gibi konuşma" diye sert bir tepki alacağız.
Belki bu ifade yakın zamanda gündelik dilimize yerleşecek yeni bir deyimin de habercisi. ünkü insan iletişiminde bazen çözüm değil, eşlik etmek isteriz. Karşımızdakinin derdimizi çözmesini değil, bizimle birlikte o derdin içinde bulunmasını bekleriz. Bazen de hiçbir işe yaramayacak bir cümle kurarız.
"Bilmiyorum."
"ok kötü olmuş."
"Ben olsam ne yapardım, onu da bilmiyorum."

2