Yazar, Türkiye'nin başkanlık sistemine geçişinin hukuki çerçevesi ile siyasi uygulaması arasında derin kopukluk olduğunu savunuyor. Meclis İçtüzüğü, seçim yasası ve siyasi partiler kanununda yapılmayan revizyon nedeniyle, sistemin potansiyeli tam kullanılamadığını ve parlamenter zihniyetin yeni sistemi sekteye uğrattığını öne sürüyor. Peki bu boşluklar doldurulmadığında başkanlık sistemi gerçekten daha demokratik bir çerçeve sunabiliyor mu?
Türkiye'yi son on yıllık periyotta siyaseti dönüştüren en önemli dönemecin bugünlerde yıl dönümündeyiz: "Başkanlık Sistemine" geçiş.
Siyasi bir karar ve irade ile ortaya çıkıyor olsa da bu süreç, hukuki bir metne dönüştü.
Böylece toplumun davranış biçimine "norm" olarak eklendi.
Peki...!
Sistemin getirdikleri tam olarak anlaşıldı mı
Toplumun anladığını, hukukun ortaya koyduğunu siyaset ne kadar içselleştirebildi
İşte bugün bu bağlamı tetkik etmek, kendimce tespitlerde bulunmak istiyorum.
Belki bir tartışma başlatır diye de ümit ediyorum.
İKİ OY HAKKI
Sistem yurttaşa iki oy hakkı verdi.
Yasama ve yürütmeyi ayırarak seçme imkânı sunan bu durum, seçmenin en büyük kazanımı. Siyasi dengeyi kurma veya dağıtma imkanını "gerçekten" doğrudan halka veren bu gelişme, "ötekinin" teminatı da aynı zamanda.
Başkanın %50+1 ile seçilmesi için daha kapsayıcı, kuşatıcı olmasını bir tercih değil zorunluluk haline getiriyor. Hatta "oyu az olan partilerden" birini ittifakına seçerken bile daha dikkatli davranmaya itiyor.
Özellikle 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalması, Kılıçdardoğlu'nun birinci turda DEM ile ikinci turda Zafer Partisi ile giriştiği ortak adım atma gayreti sistemin işlerliğine önemli bir işaret. Bunu siyasi tercih bağlamında bir olumlama veya olumsuzlama olarak söylemiyorum.
Ama şunu bilmek gerekiyor "eski Türkiye'nin hasletlerinden" her geçen gün uzaklaşılmasının altında yatan durum bu. Bu aynı zamanda siyaseti dönüştüren, partilerin söylem ve eylemlerinin topluma yanaştırmak zorunda bırakan bir durum...
ANA MUHALEFET YOKTUR
Bu sistemde anlaşılmayan hususlardan birinin bu olduğu kanaatindeyim. Bu sistemde ana muhalefet yoktur. Nitekim Anayasanın 150.maddesinde, bir yasaya karşı Anayasa Mahkemesinde dava açma yetkisini "Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna" vermiştir, şeklindeki düzenleme, parlamenter sistemin iktidar-muhalefet dengesinden ayrıldığını göstermektedir.
Bu sistemde hükümet, meclisteki partiler ile "anayasal bağ" kurulmuş uzantılar değildir. Buna göre -teknik olarak- Sayın Erdoğan, Ak Parti ve MHP'nin desteklediği adaydır. Yürütmenin yasama ihtiyacını, eskisi gibi tek başına gidermesi mümkün değildir. 2017 öncesi çıkan yasaların -neredeyse- %95'i hükümet tasarısı iken bu durum başkanlık sistemi ile tamamen değişmiştir.
Bu kültürün oturması bir zaman alacaktır ama bu, şimdi olanlar gibi bir sistematik öngörmemektedir. Seçim bölgesindeki bir olayı bir ihmali, eleştirirken, "hükümetten" gereğinin yapılmasını isterken "sessiz" kalınması, siyasi parti disiplini gereğidir, bunun aslında mevcut sistemde bir gereği yoktur.

9