Uluslararası hukuk ilga!

Hukukun uluslararası alanda çoğu zaman iyi niyet belgelerinden öteye geçemediği bir evredeyiz. Normlar var, sözleşmeler var, hatta güçlü bir hukuk dili de var; ancak güç ilişkileri devreye girdiğinde bu normların çoğu zaman askıya alındığını görüyoruz.

İran'a yönelik son saldırılar da bu gerçeğin yeni bir örneği olarak karşımıza çıktı. Olayların gelişimi ve ileri sürülen gerekçeler incelendiğinde, yapılan müdahalenin uluslararası hukuk bakımından bir dayanağı yok. Mesele hukuk çerçevesinde değil, güç dengeleri çerçevesinde şekilleniyor.

İRAN'A YAPILAN HUKUKSUZLUKTUR

İran'ın Türkiye ile ilişkileri her zaman sorunsuz olmadı. Bölgesel rekabet, farklı jeopolitik tercihler ve zaman zaman karşı karşıya geldiğimiz politikalar bu gerçeğin bir parçasıdır.

Uluslararası hukuk, devletlerin birbirleriyle olan siyasi anlaşmazlıklarından bağımsız olarak bazı temel ilkeler ortaya koyar. Bunların başında egemenlik ilkesi, toprak bütünlüğü ve halkların kendi kaderini tayin hakkı gelir.

Türkiye'nin İran ile siyasi veya stratejik görüş ayrılıkları bulunsa bile, meseleye ilkesel bakmak zorundayız. Komşu bir devletin egemenliğini hedef alan bu tür müdahalelerin hukuken meşru olduğunu söylemek mümkün değil...

İran'ın kendisine yönelen saldırılara karşı verdiği karşılık da uluslararası hukuk bakımından meşru müdafaa tartışması çerçevesinde değerlendirilmek durumunda.

İran'ın saldırının kaynağı olarak gördüğü askeri hedeflere yönelik misillemeleri BM Şartı 51. Madde çerçevesinde ele alınmalı.

RİSK BÜYÜRSE

İran'a yönelik saldırıların sürmesi ve buna hızlı, çoğu zaman asimetrik karşılıklar vermesi bölgesel gerilimi tırmandırma potansiyeline sahip... Saldırıların şiddetlenmesi, tepkinin de artmasına evrilirse iş kontrolden çıkabilir. Özellikle operasyon hatalarının üçüncü ülkeleri angajmana sürüklemesi halinde, bölgesel bir krizin kontrol edilemeyen bir savaşa dönüşmesi ihtimali ortaya çıkar.

İŞİN ASLI FARKLI MI

Gelişmeleri yalnızca İran-İsrail hattında okumak ise eksik bir değerlendirme olur. Çünkü olayların arka planında daha geniş bir jeopolitik rekabet bulunuyor.

ABD'nin son yıllardaki temel stratejik önceliğinin Çin'in küresel ekonomik ve jeopolitik etkisini sınırlamak olduğu açıkça görülüyor. Bu stratejinin iki temel aracı var:

-Çin'in enerji tedarik zincirini etkileyen ülkelere müdahale etmek

-Küresel ticaret yollarını yeniden şekillendirmek

Bu noktada Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı gibi kritik geçiş hatlarının kontrolü büyük önem kazanıyor. İran ve Venezuela'nın ortak özelliği de tam olarak burada ortaya çıkıyor zaten.

TERÖRSÜZ BÖLGE ARAYIŞI

Bölge uzun zamandır çatışmaların ve vekalet savaşlarının sahnesi.

Son otuz yılın değişmeyen hikâyesi de bu zaten.

Türkiye'nin bugün bulunduğu yer, geçmişe kıyasla farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Bu fark yalnızca savunma sanayiindeki gelişmelerle açıklanamaz.

Diplomatik kapasitenin artması, ekonomik dönüşüm ve bölgesel krizleri yönetme becerisi de bu tabloya dahil.

Böylesi bir ortamda Türkiye'nin ortaya koyduğu "Terörsüz Türkiye" yaklaşımı yalnızca iç güvenlik meselesi olarak görülmemeli.

Aslında bu yaklaşım, devletlerin terör örgütleri üzerinden yürüttüğü vekalet savaşlarının sona erdirilmesine yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olarak da okunabilir.

Bugün yaşanan krizler, bu tür girişimlerin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha gösteriyor.

SAVAŞIN YENİ MEKÂNI

Modern savaşların sadece kara, hava ve denizde gerçekleşmediği artık açık.