Siyasi parti kongrelerinin yargısal denetimine dair seriye devam ediyoruz.
İlk yazıda, mahkemenin verdiği kararı izah etmiştim. İkinci yazıda ise parti kongrelerinin yalnızca oylamadan ibaret olmadığını, YSK'nın denetim yetkisinin seçime dair olduğunu anlatmıştım.
Bugün, seçim yargısının "niteliğine" ilişkin birkaç hususu izah etmek istiyorum.
İLK DEĞİL!
Yaşananlar, adli yargı ile seçim yargısı arasında bir gri alan oluştuğunu düşündürebilir. Ancak gerçekte ortada bir karmaşa yoktur. Bir önceki yazıda değindiğim 1976 tarihli Yargıtay kararı bunun en açık örneklerinden biridir. Bazı iddiaların incelenebilmesi çoğu zaman delil toplanmasını, tanık dinlenmesini, maddi vakıanın araştırılmasını ve kapsamlı bir değerlendirme yapılmasını gerektirir. Yüksek Seçim Kurulunun görev ve yetki çerçevesi ise böyle bir tahkikat yürütmeye elverişli değildir.
ŞEKLİ İNCELEME
Seçim yargısı esas itibarıyla şekli bir hukuk incelemesi yapar.
Örneğin YSK veya ilçe seçim kurulları, bir imzanın kime ait olduğunu belirlemek amacıyla bilirkişi görevlendiremez; tanık dinleyemez. Kriminal inceleme yaptırarak sahtecilik araştırması yürütemez. Ancak kendi denetimlerinde bulunan seçim işlemlerine ilişkin tutanaklarda yer alan açık eksiklikleri veya bu kurullara ait olmayan imzalara yönelik itirazları inceleyebilir.
YSK, kendisine sunulan itiraz dilekçeleri ve belgeler çerçevesinde olayları değerlendirirken; arka planda hile, sahtecilik, irade fesadı, kötü niyet veya tanık beyanlarıyla aydınlatılabilecek iddialar bulunduğunda derinlemesine bir maddi tahkikat yapamaz. Bu tür uyuşmazlıklarda YSK'nın denetimi evrak üzerindeki şekli inceleme sınırlarında kalmakta, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması görevi ise adli yargıya düşmektedir.
TAM KANUNSUZLUK MESELESİ
Tam da bu noktada "tam kanunsuzluk" tartışmasını doğru zemine oturtmak gerekir.
Bir kısım hukukçunun -açıkçası anlamakta zorlandığımız- temel itirazı şu: "Butlan kararı YSK tarafından verilmeliydi. Mesele tam kanunsuzluk kapsamında değerlendirilmeliydi."
İlk bakışta kulağa makul gelebilir. Ancak bu görüşün doğal sonuçları üzerine yeterince düşünülmediği kanaatindeyim.
Çünkü burada cevaplanması gereken asıl soru şudur:
Tam kanunsuzluk incelemesini kim yapacak ve hangi araçlarla yapacaktır
YSK'nın bugün sahip olmadığı hangi yetki, bu inceleme sırasında kendisine kazandırılacaktır
Tanık mı dinleyecektir
Bilirkişi mi görevlendirecektir
Telefon kayıtlarını mı inceleyecektir
Para transferlerini mi araştıracaktır
İrade fesadı iddialarını ortaya çıkarmak için kapsamlı bir delil değerlendirmesi mi yapacaktır
Eğer bunları yapamayacaksa, irade fesadı iddiasını nasıl araştıracaktır
ZAMANSIZ İTİRAZA KAPI ARALAMAK
Üstelik "tam kanunsuzluk" kavramının açık ve doğrudan normatif bir dayanağı da bulunmamaktadır. Bu kavram büyük ölçüde içtihatlarla geliştirilmiş, istisnai nitelikte bir denetim mekanizmasıdır. Daha da önemlisi, uygulama alanı ağırlıklı olarak şekli hukuk incelemeleriyle sınırlı kalmıştır.
Bu nedenle "YSK tam kanunsuzluk incelemesi yapmalıydı" demek, ilk bakışta mevcut tartışmaya çözüm önerisi gibi görünse de gerçekte çok daha büyük bir sorunun kapısını aralamaktadır.
Çünkü bu yaklaşımın mantıksal sonucu şudur:
Her kongre...
Her il kongresi...
Her ilçe kongresi...
Her büyük kongre...
Aradan ne kadar süre geçmiş olursa olsun yeniden tartışmaya açılabilecektir.
O halde şu soruyu sormak gerekir:
Bir siyasi partinin kongresi ne zaman kesinleşecektir
Üç ay sonra mı
Üç yıl sonra mı
On yıl sonra mı

13