İmamoğlu dosyası hangi usule tabi olmalı

İmamoğlu'nun da yargılandığı yolsuzluk dosyasının duruşması, dördüncü gününde ara verdi. İlk günü bizzat, diğer günleri ise duruşmada bulunan kişiler aracılığıyla takip etme fırsatım oldu.

İlk günden itibaren başlayan usul tartışmaları, dört gün boyunca yargılamaya damgasını vurdu. Herkes kendince bir "usul" tarif etti. Görünen o ki bu tartışma daha da devam edecek. Ben de bugün, bu meseleye değinerek duruşmaya dair izlenimlerimi ve hukuki değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.

DURUŞMA DÜZENİ

Yargılama, Ceza Muhakemesi Kanunu'na (CMK) göre yürütülüyor. Dolayısıyla duruşma düzeninden savunma hakkına kadar tüm süreç, kanunun açık hükümleri çerçevesinde ilerlemek zorundadır.

Bu yargılama başlamadan önce şu kurallar geçerliydi ve bu herkesçe biliniyordu*:

1. Duruşma düzeninden sorumlu kişi, mahkeme başkanı veya hâkimdir.

2. Düzeni bozma hâlinde, kişi salondan çıkarılabilir; fakat bu tedbir savunma hakkını engelleyecek biçimde uygulanamaz.

3. Sanığın söz hakkı bakımından kanunî sıra açıktır. Deliller tartışılırken önce katılan veya vekiline, ardından Cumhuriyet savcısına, sonra ise sanığa söz verilir.

4. Sanığın müdafi ile görüşmesi, kovuşturmanın her aşamasında mümkündür; müdafinin sanıkla görüşme, yanında olma ve hukukî yardımda bulunma hakkı engellenemez veya kısıtlanamaz.

5. Sanık duruşma salonundan çıkarılırsa, müdafi yoksa barodan müdafi görevlendirilmesi istenir; sanık yeniden alınırsa yokluğunda yapılan işlemler kendisine açıklanır.

Duruşmada soru sorma ve akışı denetleme bakımından da mahkeme başkanı mutlak bir yetkiye sahip... Müdafi doğrudan soru sorabilir. Sanık ise soru yöneltirken mahkeme başkanı veya hâkim aracılığını kullanır.

HAKİMİN REDDİ

Hakim veya heyetin reddi konusu ilk günün en büyük krizlerinden biriydi. Bunun ileride AYM ve AİHM sürecine dair bir adım olduğu kanaatindeyim. Zira beyanlar; "somut bir bulgu" içermeyen "genel durum değerlendirmesi" türündeydi.

Hakimlerin yetkin olmadıklarına atıf yapıldı.

En kıdemli hakimler olsaydı heyette yine aynı şeyler söylenecek gibiydi.

Pek tabi bir hak bu itiraz. Buna kimse bir şey diyemez ve mani olamaz. Ancak ortaya konulan hususların somut olmaması "talebin reddi" yönünde karar veren mahkeme nezdinde ümit edilen algı bazlı "şüpheyi" de doğurmadı.

GÖZLEMCİ AVUKAT!

Bir avukat söz aldı. Duruşma ve özellikle kimin ne zaman dinlenmesi gerektiği konusunda bir çizelge çıkarılsa iyi olur dedi. Hakim "değerlendirelim" tarzında konuştu. Sonra sordu "kimin avukatısınız hanım efendi", cevap aynen şöyleydi: "Gözlemci avukatım ben"...

Ceza yargılamasında "gözlemci avukat" adıyla düzenlenmiş bağımsız bir statü bulunmamaktadır. Eğer amaç duruşmayı izlemek ise, kural olarak duruşma herkese açıktır. Müdafi olmayan bir avukatın yeri seyircilerin arasıdır.

İçtihatlara baktığımızda "gözlemci avukat" ifadesine rastlarız. Bu baroca görevlendirilmiş ve duruşmada bulunan kişi olarak anılmıştır; fakat bu, ceza yargılamasında ayrıca kanuni bir "gözlemci avukat" usulünün varlığını göstermez. Bu da reddedilen heyetin savunma lehine bir yorumla duruma müsaade ettiğini gösteriyor...

MAKSAT NE OLABİLİR

Niyet okumak istemem. Ancak gözlediklerim meselede büyük çelişki olduğunu, bir beklentinin gerçekleşmemesi sebebiyle bazı yollara tevessül edildiğine işaret ediyor. Çelişki olarak gördüğüm şu: Başından beri "iddianame boş, deliller çürük" deniyor. Bu iddianın netleşeceği evre "esasa geçilmesi" yani ifadelerin verilmesi, delillerin üzerinde tartışıldığı aşama. Madem ortada "yetersiz bir iddianame ve delil düzeni olduğu" iddia ediliyor o halde usul aşamasını bu kadar uzatmanın, meseleyi bu kadar germenin amacı ne Usule dair itirazları hızlıca yapıp bu aşamayı geçip iddianameyi ve delilleri tartışmaya açmak gerekmez mi