Dijital anaforun farkında mıyız

Aynı evde yaşayan ama birbirine dokunamayan aileler...

Aynı sofrada oturup birbirine bakmayan çocuklar...

Aynı odada bulunup farklı dünyalarda yaşayan insanlar...

Geçtiğimiz hafta sonu Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ile İstanbul Aile Vakfı tarafından düzenlenen "Ekran Bağımsızlığı Zirvesi: Dijital Anafor", tam da bu sorunun üzerine eğiliyordu.

Bu tür zirvelerde genellikle ilk gün daha fazla ilgi görür. İçerikler de buna göre planlanır. Ancak bu zirvenin iki günü de son derece yoğun geçti. Katılımın niteliği kadar sürekliliği de dikkat çekiciydi.

Bir başka güzellik ise İstanbul Aile Vakfı Başkanı Sayın Üner Karabıyık'ın konuşmasının önemli bir bölümünü gençlere ayırmasıydı. Gençlerden bahsetmedi; sözü doğrudan onlara bıraktı.

Öncelikle, zirvenin tamamının izlenmesini özellikle tavsiye ediyorum. Çünkü dijital dünyanın ortaya çıkardığı sorunları hukuki, psikolojik, sosyolojik ve kültürel boyutlarıyla ele alan en güncel ve en kapsamlı programlardan biriydi!

SOBACI, KARAGÖZ, GÖRMEZ...

Zirvede çok sayıda konuşma dinledim. Ancak üç isim vardı ki söyledikleri yalnızca bugünü değil, geleceği de anlamamıza yardımcı oluyordu.

Sayın Bakanın çizdiği çerçeve ve RTÜK Başkanı Sayın Daniş'in ortaya koyduğu yaklaşım, meselenin kamu otoriteleri tarafından ciddiyetle ele alındığını ve sivil toplumun sesine kulak verildiğini gösteriyordu.

Programın ilk günündeki "Gazze ve Medya" başlıklı özel oturumda konuşan TRT Genel Müdürü Prof. Dr. Zahit Sobacı ile Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Karagöz'ün değerlendirmeleri, medya ve tanıklık ilişkisi bakımından üzerinde tekrar tekrar düşünülmesi gereken nitelikteydi.

Sayın Sobacı'nın, "Faili ortaya koyan başlıkları atmak bizim görevimizdir. İsrail'in ürettiği semantik şiddete direnişimiz sürecek" yaklaşımı, TRT'nin üstlendiği uluslararası bu kutlu misyonu özetliyordu.

Sayın Karagöz'ün "tanıklığı somutlaştıran sunumu" ve Anadolu Ajansının Gazze için hazırladığı çalışmaları; yalnızca hukuki delil üretme çabasını değil, aynı zamanda toplumsal vicdanın hafızasını kayıt altına alma gayretini de ortaya koyuyordu.

Bu güçlü başlangıcın finalini ise Prof. Dr. Mehmet Görmez yaptı. Dijital çağı "gözün tüm idrakimize yönelen darbesi" olarak tanımlaması ve gözün optik bir nesneye dönüşerek nazar kabiliyetini kaybettiğine ilişkin tespiti; üzerinde uzun süre düşünülmesi gereken değerlendirmelerdi...

Zirvede onlarca sunum dinledim.

Ancak bazı tespitler vardı ki not defterimin kenarına özellikle işaret koydum.

Şimdi onları paylaşmak istiyorum

"DİJİTAL YETİM"

▪ Melih Demirci, pornografi kültürü ve hiperseksüelleşmeyi yalnızca bir ahlak sorunu olarak değil, "21. yüzyılın güvenlik paradigmasının tehdit vektörlerinden biri" olarak ele aldı. ▪Beynimizin sahte uyaranlara, yani "karton kelebeklere" nasıl teslim olduğunun anlatıldığı bölüm dikkat çekiciydi. ▪ Ancak zirvenin belki de en sarsıcı tespiti Ahmet Burak Can'dan geldi. Ekrana terk edilen çocukların durumunu, "çocuk ihmalinin artık çocuk istismarı kadar tehlikeli olduğu" gerçeği üzerinden anlattı. Daha da önemlisi, evlerimizin içinde büyüyen yeni bir çocuk tipine dikkat çekti: Fiziken yanımızda ama ruhen bizden uzaklaşan, "dijital dünyada yetim kalan çocuklar"...

AİLEYİ KAOSA ÇEKMEK

▪ Süreyya Kitapçıoğlu, ebeveynlerin yalnızca ekran süresine değil, ekranın çocuğun hayatında hangi alanın yerini aldığına bakması gerektiğini vurguladı. ▪ Nur İpek ise ailelere dijital dünyada güvenilir bir pusula sunmaya çalışan ÇİÇEK uygulamasını anlattı. ▪ Esra Güneş'in 148 bölüm ve yaklaşık 400 saatlik araştırması, dizilerde ailenin nasıl sistematik biçimde çatışma ve kaos merkezi olarak kurgulandığını ortaya koyuyordu. Sofra kültürünün dahi bir yıkım alanı olarak resmedildiğine ilişkin tespiti dikkat çekiciydi.