Kuş kanadıyla, er atıyla

Yazımın adını "Yolculuk Notları 2" koyacaktım ama daha sonra Türkçülüğün öncüsü atamız Kaşgarlı Mahmud Bey'in lügatinde, yukarıdaki manidar söze rastlayınca onu başlık yaptım ve hikâyeme kaldığım yerden devam etmeye karar verdim. Gecelediğim Erciyes Üniversitesi Kızılay Misafirhanesi, üniversitenin yemyeşil bahçesi içinde neredeyse beş yıldızlı otel standardında temiz, sessiz ve huzurlu bir mekândı. Ne yazık ki, bu konukevi sadece kamu görevlilerine veya üniversite mensubu bir kişinin referans olması halinde bir sivile hizmet veriyor. Aksi takdirde hariçten gazel okutmuyorlar! Ayrılırken birkaç gün daha kalsa mıydım diye içimden geçirdim. Huzur dolu bu mekândan depremde kaybettiklerini büyük bir azimle yerine koymakla meşgul Kahramanmaraş'a doğru büyük, düzenli, güzel ve kendinden emin bir şehir olan Kayseri'ye veda ederek yola koyuldum. Yollar hafta başı olmasına rağmen çok sakin ve sorunsuzdu. Maraş'a giderken kaç defa Hacı Bektaş Türbesi, Karatay Han, Melik Gazi Türbesi gibi Selçuklu ve Dulkadiroğlu dönemleri tarihi bakiyelerini görmek istememe rağmen biraz acelecilikten biraz başka sebeplerden bu ziyaretler hep niyet halinde kalmıştı. Şimdi bu ziyaretleri yapabilecektim. Ancak geçen haftaki yazımda Hacı Bektaş Veli Türbesi ziyaretimi anlatmaya yerim kalmamıştı, önce ondan bahsetmem gerek. Ankara, Kırşehir, Kayseri yolu üzerindeki keyifli yolculuğumun en güzel anlarından biri kocaman mavi levhanın içindeki 'Nevşehir Hacıbektaş' yazısının üzerinde kahverengi zeminde yazılı 'Hacı Bektaş Müzesi' işaretini atlamamamdı. Göreceğim mekânı ve atmosferi o kadar merak ediyordum ki, ana yoldan ayrılmam gerektiği halde hiç düşünmeden istikamet değiştirdim. Külliyeye vardığımda Hıdırellez geçmiş olmasına rağmen 'müzenin' girişi otobüs ve otomobillerle doluydu. Dergâha girişte aklıma Yunus Emre ile Hacı Bektaş arasındaki "Buğday mı istersin, nefes mi istersin" kıssası geldi. Pîr-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi'nin has evlatlarından Hacı Bektaş Veli'nin güvercin donuna bürünüp konduğu, Yunus Emre'nin "taze vatan toprağı" olarak üzerinde yürüdüğü ülkemizin merkezindeki bu kutlu toprakta, Mevlâna türbesinde hissedemediğim şekilde "Türkçe bir ürperti" hissettim! ünkü Farsça bilmeyen Türkler doğal olarak Farsça yazan Mevlâna Celaleddin-i Rumî'yi bir Yunus Emre gibi anlayamadıklarından ona başkalarının sözlerini atfetmişlerdi: "Bâz â, bâz â, her ânçi hestî bâz â / Ger kâfir u gebr u büt perestî bâz â / İn dergehi mâ dergehi nomîdî nîst / Sad bâr eger tövbe şikestî bâz â". Fakat işte burada Hacı Bektaş Veli türbesinde 1200'lü yılların Türkçesini, Hacı Bektaş çağdaşı bir derviş kulağıma fısıldıyordu: "Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmağa geldim." Hazretin türbesinde Alevi canlarla yan yana Fatiha okuyarak manevi görevimi yerine getirdim.

***

Kayseri'den yola çıktığım andan itibaren aklımda hep Karatay Han, Melik Gazi ve Süleyman Bey türbeleri vardı. Ancak bazen insan görmeyi çok arzu ettiği şeyin yanından geçerken son çıkışı kaçırır ve çok fena öfkelenir ya! Karatay Han istikametime göre ters tarafta kalıyordu. Oraya ulaşabilmek için ana yoldan çıkmam gerekirken, sol tarafıma bakıp