Bir tel kopar…

Çocuktuk. Memleketin tozlu, kirli ve kötü kokan sokakları belediyenin arazözleriyle yıkanırdı. Çünkü bu sokaklardan sadece insanlar, araçlar, sokak hayvanları geçmez, en az üç evin birinde varlığını sürdüren inek veya camız (manda) gibi hayvanlar her sabah nahıra katılır, her akşam aynı ana yoldan sokaklara oradan da evlerin ahırlarına yürürlerdi. Bu yürüyüş esnasında sokaklar ve ana yollar bir tür açık hayvan helâsına dönerdi. Bir de eşek ve at arabalarını yük ve ulaşım aracı hayvanı olarak kullanan esnaf ile ata binerek işine, bağına bahçesine gidip gelen eşrafın bineklerinin dışkıları kirliliğe tüy dikerdi. Sözün kısası, memleket hayvanlar için Fransız Sarayından farksızdı. Yaz aylarında bu durum dayanılmaz bir hal alırdı. Karasinek, sivrisinek, üvez gibi şimdi adını unuttuğum türlü türlü uçucu haşerat, gece ve gündüz olmak üzere nöbeti devralarak hayatımızı zindana çevirirdi.

Şehrin merkezindeki tarıma dayalı pazar yerlerine yakın olmasa da deve kervanlarıyla Aydın'dan, sanıyorum önceleri Halep ve Şam'a daha sonra Güneydoğu'daki ilere kadar gidip dönen Türkmen/Yörük tüccarlar vardı. Bunlar geldiği zaman şehirde bir ses kulaktan kulağa dolaşırdı: "Aydınlılar gelmiş!" Öte yandan güz ve ilkbaharda kollarında bohçaları "Yarpuz var haaa, ıspatan var haa, kuzukulağı var ha!" veya "Çiğ var ha, halbur var ha" diyerek tarhana serilecek ince saz çubuklardan yapılan çiğ tabir edilen 2 metrelik roloları ve hayvan bağırsağından yapılan, buğday, bulgur ve benzeri tahılların, tahıl mamullerinin elendiği çeşitli boyda, çeşitli örgü sıklığında kalburları, elekleri satan, "Abdal kadınları" da o hayatın önemli bir parçasıydı. Ki bu kadınlar kimi zaman cenazelerde ağıtçılık (sıgıt/çılık) yapar ve ölünün "soyka"sını yıkarlardı!

Her gün gelip geçtiğimiz, her köşesini, harabeye dönmüş metruk evlerini en ince ayrıntısına kadar bildiğimiz sokak araları, oyun başladığında büyülü bir değnek dokumuş gibi görkemli bir başkalaşma yaşar harikalar diyarı sokaklarına, harabelerine dönerdi. Tabi bu anlarda sadece arkadaşların sesleri, çığlıkları değil, mahallenin köpekleri, evlerde beslenen keçilerin hoplaya zıplaya koşuşturup melemeleri de dünyada benzeri yapılamayacak (bestelenmeyecek diyecektim!) bir senfoniye dönüşür, her seferinde camdan başını çıkarıp yalancı bir öfkeyle bizlere bağıran "Zehra Nine"ler de bizi durdurmak yerine çocuk, oğlak, kedi, köpek çığlıklarından oluşan bu cangamayı dinlerlerdi.

Bir gün mahalle ve okul arkadaşım, "taydaşım" M., sokağımızın neşesi, oyun arkadaşımız, akşamları yaşlı dul bir komşuya bir kap yiyecek götürüp dönerken yanımızdan ayrılmayan, bizi koruyup kollayan ve cesaret veren "Karabaş"ın kayıp olduğunu söyledi. Birkaç gün dönmesini bekledik. Ara sıra her sokak hayvanı gibi biraz kaybolurdu. Gelir sandık... Gelmedi.

Sazımızdan bir tel kopmuştu! Bir daha oyunlarımız eski havasında olmadı. Çünkü Karabaş sadece oyuna katılan bir oyuncu değil, oyunu ateşleyen bir yoldaşmış! Her defasında bir gün geri geleceğini umarak oyuna dururduk ama o gelmezdi... Karabaş'ın yok oluşundan sonraki hiçbir oyunumuz eskisi gibi olmadı.

Hayat, Tanpınar'ın dediği gibi; Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak, / Serpilen aydınlıkta dalların arasından / Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman / Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak." oluşlara izin vermiyor. Ustası Yahya Kemal'in keskin ve iç burkucu şiirinin şu hükmü daha gerçekçi: "Bir bitmeyecek şevk verirken beste /bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir!"

Karabaşın kaybolmasından sonra daha çok şehirdeki değişimi hatırlıyorum. Nahır yasaklanmış, Aydınlılar gelmez, Abdal kadınların güneş yanığı sesleri duyulmaz olmuş, at arabalarına hayvanın dışkısını temizleme koşulu getirilmiş, mahalledeki çocuklar da tayinler, taşınmalar sonucu azalmıştı.