46 yıllık kudretli iktidarına rağmen sadece "halvette" izlettiler Muhteşem Süleyman'ı. O zamanlar öğrenciydik; tarihin böyle sunuluşu aramızda sıklıkla tartışılıyordu. Bazıları, olayların ancak bu öğelerle süslenerek izlettirilebileceğini, bunun bile bir kazanım olduğunu savunuyordu. Ancak endişe edenler çoğunluktaydı: Kan dondurucu bir cehalet türeyebilirdi. Ne var ki; haksız sayılmazlardı: "Gerçek" artık Cumhuriyet karşıtı propagandanın altında yok ediliyordu.
"Muhteşem Yüzyıl" ile sınırlı kalmayan tarih pazarlaması, farklı dönem ve karakterlerle sürdürüldü. Zamanla kısa boylu padişahlar selvi boyluya, köse olanlar saça, sakala; Batı'nın dedektiflik öykülerini paravan arkasından korkuyla dinleyenler birer yürekliye dönüştürüldü.
CEHALET, İHANETLE BİRLEŞİRSEUlusal hava yolumuz THY'nin Türkçe ile Arapça'yı ya da herhangi bir dili aynı düzeyde değerlendirmemesi gerektiğini, Anayasadaki Türkçe vurgusunu anımsattığım bir sosyal medya mesajım "Sevgili Padişahlarımız Harem'den azıcık çıkabilseydi, Türkçe'nin yeri bambaşka olabilirdi." diye bitiyordu.
Ölçüsüz cehaleti, affedilemez Mustafa Kemal düşmanlığı ile bilinenlerden biri, malum bir kesimce izlenen ve doğrudan beni hedef alan bir video hazırlayarak güya bana "füze atmış." Şüphesiz ulusların, devletlerin başına gelebilecek en kötü şey cehalet, ihanet ve hamaset üçlüsüdür.
CEHALETİYLE ÖVÜNENLERE KISA TARİH DERSİOsmanlı İmparatorluğu'nun en temel kırılma noktası, Kanuni Sultan Süleyman sonrasında ordunun başında bizzat sefere çıkan hükümdar geleneğinin terk edilmesidir.
Oğlu namıdiğer II. (Sarı) Selim (1566-1574) ne dedesi Yavuz'a ne babası Kanuni'ye benziyordu. Aslına bakarsanız ablak yüzü dışında annesi Hürrem'e de benzediği tartışmalıdır. Silik karakterinden bahseder çağdaşları... Türk Tarih Kurumu, "Sultan İkinci Selim'in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali Paşa'nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır." diye güzelce özetlemiş durumunu. Anlaşılan, Sokullu Mehmed Paşa olmasa halimiz haraptı.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nin "II. Selim" maddesini yazan Feridun Emecen padişahtan şöyle bahseder: "Sekiz yıl süren saltanatı döneminde hiçbir sefere çıkmayan ilk Osmanlı hükümdarı olan II. Selim vaktini İstanbul'da sarayda ve kışları Edirne'de geçirdi; daha çok yanına topladığı şairler, mûsikişinaslar ve çeşitli zevk ehliyle birlikte oldu, şehzadelik yıllarındaki eğlence hayatına geri döndü. (...)
Dönemin kaynaklarında zevk ve eğlenceye düşkün, içki meclislerine müdavim, çevresinde âlim ve şairlerin bulunmasından hoşlanan, bunun yanı sıra müzisyen, güreşçi, cambaz gibi gösteri erbabını yanından eksik etmeyen, cömert, kimsenin kalbini kırmak istemeyen âlicenap bir hükümdar olarak tanıtılır. Bununla beraber halk içinde fazla görünmediği, babasının sık sık cuma selâmlığına gitmesine ve bu vesileyle halk içine çıkmasına karşılık onun bunu ihmal ettiği ve sarayda vakit geçirdiği belirtilir."
Askerlerin, "Arpa lapası tıkınmış" diye alay ettiği, tutkunu olduğu kıymetli mücevherleri alırken bir gün padişah olunca ödeyeceğini söyleyerek tacirlere sürekli borçlanan II. Selim döneminde idarede yozlaşma iyiden iyiye başlar. Neyse ki yakınında öyle donanımlı paşalar vardı ki, her şeye rağmen Kıbrıs fethedildi (1571). Ancak bu büyük sevinç, İnebahtı yenilgisi ile gölgelendi. Yine de paşaların rekabetinin itici gücüyle Tunus da (1574) onun döneminde fethedildi.
Hiç sevilmediği yazılıp çizilen padişahın hakkını teslim etmeli: Hanlar, hamamlar, çeşmeler, medreseler ve ibadethaneler yaptırdı. Yola ihtiyaç olursa onu da yaptırırdı.
Sonraki Padişah III. Murad babası gibi imara düşkündü: Mimar Sinan'a Manisa'da cami; çeşitli yerlerde medreseler, çeşmeler yaptırmıştı. Ne var ki, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci gibi bazıları Topkapı Sarayı'na Harem'in dahi onun döneminde yapıldığını yazar.
DİA'dan, Bekir Kütükoğlu'nun makalesinden devam edelim: "... haremi idare eden Râziye Kalfa'nın etkisi altında kaldı. Bilhassa bu sonuncusu daha sonra padişahlığı sırasında da nüfuzunu sürdürdü. Şehzadelik yıllarında idarî işlere pek karışmadı, tahtın tek vârisi olarak rahat bir hayat sürdü, vaktini Manisa yaylalarında geçirdi."
Ağırlıkla Sokullu yönetiyordu devlet işlerini. Bu durum Harem çekişmelerinin gölgesinde silikleşti. Yine Türk Tarih Kurumu'nun aktardığına göre; "Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca İstanbul'dan hiç çıkmadı ve saraydaki kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti'nin bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanatı onun devrinde başladı."

18