Ganita'yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti

Geçmiş öyküleri karıştırırken Ganita Direnişi'ne rastladım. Bir şehir bir zamanlar buldozerin önüne dikilmiş; bugünse denize varmak için iki yolu aşmayı kader sanıyor. O gün "Ganita bizim nefes alanımızdır" diyen kalabalığın sesini, bugünün kornaları bastırıyor. Ve şimdi Trabzon'da yağmur damlası bile denize ulaşamadan kaybolup gidiyor.

1963 yazı... Ganita kıyısında yol ve dolgu çalışmaları başladığında, itiraz bir dilekçe sakinliğinde kalmamış. İnsanlar kıyıda birikmiş, makinelerin önünü kesmiş, çalışmayı fiilen durdurmaya girişmiş. Bu sadece "kıyı düzenlemesi" meselesi değildi; çocukluk hatıralarının, deniz kokusunun, akşamüstü yürüyüşlerinin üstüne toprak atılacak duygusuydu. Şehir, denizle kurduğu bağı kaybetmeye razı olmamış.

Tam burada, adın kendisi bile insanı durduruyor.

Ganita'nın anlamı nedir Trabzon tarihinde önemli bir yer olarak bilinen "Ganita" isminin, Rum bir ailenin 1900'lü yılların başında Ganita ay Bahçesi'ni kayalar üzerine inşa etmesiyle doğduğu anlatılır. Ganita adı, Rumca'da "güzel mekân" anlamına gelen "Kanita" sözcüğünden gelir; zamanla halk dilinde Ganita'ya dönüşür. Yani daha en başında, bir yerin "güzel" kalma hakkını taşıyan bir isimdir bu.

İşte o yüzden 1963'teki itiraz, yalnızca asfaltın genişliğiyle ilgili değildi. O gün Ganita'yı kurtaran şey kas gücü değildi; ortak akıldı. "Kamu yararı" denince yalnız yolu değil, nefesi de kamu sayan bir akıl... Teknik gerekçeler havada uçuşurken sahilde tek cümle dolaşıyordu: "Ganita bizim nefes alanımızdır, dokunulmasın." Bazen bir cümle, en kalın rapordan daha gerçek olur; çünkü rapor anlatır, cümle yaşatır.

Sonra yıllar geçti.

İnsanın içini asıl acıtan yer de burası: O gün denizi savunan kuşağın çocukları, torunları denizi feda edilebilir saydı. Yavaş yavaş. Alışa alışa. "İdare eder" diye diye. Ganita'nın önünde bir zamanlar duran o akıl, şehrin belleğinde bir "güzel hikâye"ye dönüştü. Hikâye kaldı; refleks zayıfladı.

Bugün Trabzon'da denize yürümek, sıradan bir yürüyüş değil. Bir geçiş işi. İki kara yolu, bariyerler, alt-üst geçitler... Deniz hâlâ orada ama hayatın içinde değil. Camın arkasından bakılan bir manzara gibi: Yakın duruyor, uzak kalıyor. Kıyı, insanın nefes aldığı yer olmaktan çıkıp aracın hızlandığı koridora dönüşüyor.

Üstelik bu kopuşu yalnız insan yaşamıyor. Su da yaşıyor. Toprak geri çekilip beton öne çıktıkça yağmurun yolu değişiyor; damla, denizi bulamadan kayboluyor. Bir kentin iklimi değişirken hafızası da değişiyor. Denizle bağ kesilince şehir yalnız kıyıyı kaybetmiyor; kendini de daraltıyor.

Ganita Direnişi, bana şunu hatırlatıyor: Deniz "bakılan" bir şey değildir; yaşanan bir şeydir. Bir kentin yüzü, sesi, nefesidir. ocukların güvenle koştuğu, yaşlının oturup soluklandığı, balıkçının sabahı okuduğu yer... Deniz, Trabzon'un gündelik diliydi. Şimdi bu dil araya giren gürültüyle kısılıyor.