Enerji Piyasalarının Hürmüz Sınavı: Diplomatik İyimserlik, Yapısal Darboğazlar ve Türkiye'nin Direnci

Deniz yolları, stratejik darboğazlar ve transit geçiş noktaları küresel enerji arz güvenliğinin tarihsel belirleyicileri. Geçmişte, sanayi üretimi için kömür tedarik zincirinin fiziksel güvenliği ön plandayken bugün petrol, doğal gaz, yeni nesil enerji teknolojileri ve bunların üretimindeki kritik hammaddelerin uluslararası pazarlara kesintisiz ulaştırılması sistemin işleyişinde belirleyici rol oynuyor. Fosil yakıtların küresel enerji arzındaki tartışmasız ağırlığı hidrokarbon akışındaki en ufak bir fiziki kesintiyi makroekonomiler için doğrudan bir sistemik krize dönüştürüyor. Bu bağlamda, Şubat ayından bu yana Hürmüz Boğazı'nda tanık olduğumuz süreç yalnızca diplomatik bir gerilim değil, doğrudan altyapı bütünlüğünün ve terminal operasyonlarının hedef alınması piyasalarda somut bir daralmaya yol açıyor. Çünkü Körfez'in küresel petrol ve doğal gaz ihracatındaki devasa ağırlığı Hürmüz Boğazı'nı alternatifsiz kılıyor ve sahada yaşanan fiziki risklerin uzadığı her gün tedarik zincirlerindeki risk primini daha da yukarı çekiyor. ABD ile İran arasında varılan 60 günlük mutabakat 28 Şubat'tan bu yana sekteye uğrayan tanker trafiğinde kısmi bir canlanma ve piyasalarda anlık bir soluklanma yaratmış olsa da yapısal güvenlik risklerinin sürdüğü bir ortamda tam bir normalleşmeden söz etmek için henüz oldukça erken.

Hürmüz Boğazı ve Küresel Enerji Piyasalarına Etkiler

14 maddelik 60 gün süreli mutabakat kağıt üzerinde bölgedeki askeri tırmanışı kısmi olarak dondurmayı başarsa da fiziki alt yapıdaki hasar diplomatik metinlerle onarılmıyor. Savaşın başından bu yana doğrudan hedef alınan üretim tesisleri, rafineriler ve yükleme terminallerindeki tahribat Körfez'in ihracat kapasitesine sert bir sınırlama getirmiş durumda. 28 Şubat öncesinde Hürmüz'den günlük ortalama 120-140 arası ticari gemi geçişi sağlanırken ve bunun önemli bir kısmı yaklaşık 20 milyon varillik petrol taşıyan tankerler ilen mutabakatın devreye girmesiyle günlük tanker geçişleri ancak 35-40 sayısına ulaşabildi. Sigorta şirketlerinin risk primlerini savaş öncesinin çok üzerinde tutmaya devam etmesi ve armatörlerin bölgeye tam kapasite dönmekteki haklı çekimserliği, boğazdaki geçiş sayısının artmasını engelliyor. Mevcut durumda alt yapı hasarının onarılmasının da ayları bulabileceği tahmin ediliyor. Bu durum piyasaların neden hala yüksek güvenlik primi talep ettiğini açıkça gösteriyor.

Tam bu noktada enerji piyasalarının mevcut reaksiyonuna dair temel bir soru ortaya çıkıyor: Dünyanın en büyük enerji darboğazında fiziki hasarlar ve geçiş kısıtlamaları varken petrol fiyatları neden 150 dolar eşiğini aşarak küresel bir krizi tetiklemedi Bunun üç temel yapısal nedeni bulunuyor. Birincisi, talep yıkımı beklentisi (demand destruction). Küresel ekonomide başta Çin olmak üzere ana tüketici ülkelerde devam eden makroekonomik yavaşlama, petrol talebindeki büyüme beklentilerini sınırlıyor. Fiyatların 120 dolar bandının üzerinde kalıcı olarak yerleşmesi doğrudan küresel resesyon riskini fiyatlamaya başlayacağı için, tüketici ülkelerin alım kararını frenliyor. Yani piyasa aşırı yüksek fiyatların talebi tamamen öldürebileceğini bildiği için kendi tavan fiyatını uyguluyor.

İkincisi, OPEC dışı arzın dolaşımda olması. 1970'lerdeki krizlerden farklı olarak bugün ABD, Brezilya ve Guyana gibi Körfez dışı ülkelerin üretim seviyeleri tarihi zirvelerde. ABD'nin Stratejik Petrol Rezervlerinden gerektiğinde müdahale edebilme kapasitesi ve piyasaya sürdüğü alternatif arz, Körfez'deki daralmanın etkisini bir noktaya kadar hafifletiyor.

Üçüncüsü ise 60 günlük mutabakatın piyasalarda yarattığı psikolojik etki. Fiyatların 150 dolara çıkması için arzın sadece kısıtlanması değil, hiçbir şekilde çözüm beklentisi olmaması gerek. 14 maddelik mutabakat sorunları tamamen çözmese de şimdilik bölgede kontrolsüz savaş riskini ötelediği için fiyatlardaki anlık yükselişi durdurdu.