Eşyaların kölesi miyiz

Kıymetli okurlarım, bugünkü yazımda eşya ile insan arasındaki ünsiyetten bahsedeceğim.

Beşikten başlayıp mezara kadar uzanan hayat yolculuğumuzda eşyalar, yanımızda olan sessiz bir yol arkadaşıdır. Bebeğin, ilk eşyası oyuncağıdır. Çocuk büyüdükçe eşyaları çeşitlenir, gençlikte telefon, bilgisayar, otomobil devreye girer. Evlilikle birlikte eşyalarımız çoğalır, yıllar geçtikçe dolaplarımız eşyalar ile dolmaktadır.

Yıllar önce, bir proje kapsamında kurumumuzun teknik personeline eğitim vermek üzere Japonya'dan bir mühendis gelmişti. Eğitimin hemen başında ön sıralarda oturan kadın bir mühendis arkadaşımızın masasında duran cep telefonu Japon hocanın dikkatini çekti. Tercüman aracılığıyla arkadaşımızdan izin isteyerek bir soru sordu:

"Bu telefonu neden aldınız"

Arkadaşımız, eski telefonunun donduğunu, zaman zaman açılmadığını ve bu nedenle yeni bir telefon aldığını söyledi.

Japon mühendis bu kez sordu:

"Eski telefonun tamir edilmesi mümkün değil miydi"

Arkadaşımız, tamir ettirmekle uğraşmak istemediğini söyledi.

Bunun üzerine hoca cebinden kendi telefonunu çıkardı. Tuşlu, oldukça eski bir telefondu. Telefonun üzerindeki rakamların birçoğu silinmişti. Fakat hoca, silinen rakamların üzerini kalemle yeniden yazmıştı.

Telefonunu göstererek şöyle dedi:

"Bakın, bu benim telefonum. Tuşların üzerindeki rakamlar silindi. Ben de yeniden yazdım. Telefon çalışmadığı ve tamiri mümkün olmadığı zaman gider yenisini alırım."

Aslında ortada iki telefondan çok daha büyük bir mesele vardı.

Bir tarafta ihtiyacını karşılayan bir eşya vardı. Diğer tarafta ise çalışan bir eşyanın, yalnızca daha yeni, daha gösterişli veya daha cazip olduğu için değiştirilmesi vardı.

İşte günümüz insanının eşya ile kurduğu ilişkinin temel çelişkisi burada ortaya çıkıyor.

Eşyalar, insan hayatını kolaylaştırmak için üretilir. Telefon iletişim kurmamıza yardımcı olur. Otomobil bizi bir yerden başka bir yere götürür. Buzdolabı yiyeceklerimizi muhafaza eder. Mobilya hayatımıza konfor katar.

Ancak sorun, eşyanın ihtiyacın ötesine geçtiği noktada başlıyor.

Bugün birçok insan ihtiyacı olduğu için değil, yenisi çıktığı için telefon değiştiriyor. Çalışan otomobilini yalnızca modeli eskidi diye yeniliyor. Dolaplar kullanılmayan kıyafetlerle doluyor. Evlerde yıllardır el sürülmeyen eşyalar biriktiriliyor. Depolar, "Bir gün lazım olur" düşüncesiyle saklanan nesnelerin mekânına dönüşüyor.

Üstelik eşya yalnızca evimizi değil, zihnimizi de işgal ediyor.

Burada şu soruyu sormamız gerekiyor:

Eşya hayatımızın hizmetkârı mı, yoksa hayatımızın efendisi mi

Çünkü eşya çoğaldıkça onun bakımını yapmak, temizlemek, korumak, yenilemek ve yenisini almak için daha fazla zaman ve para harcarız. Bir süre sonra insan, eşyaya sahip olmak için çalışmaya, sahip olduklarını kaybetmemek için kaygılanmaya başlar.