Batı dünyasında özellikle de ABD'de yoğun bir yenidünya tartışması var. Bu tartışma hem jeo-politik ve ekonomik veçheleriyle hem de küresel sermayenin taşeronuna dönüşmüş ileri solculuk adı altındaki neo-liberal değerler üzerinden yürüyor.
Haliyle sadece uluslararası jeo-politikte değil edebiyat çevrelerinden ileri teknolojiye, müzikten ekonomiye, spordan eğitime ve sağlıktan modaya kadar hemen her alanda yoğun bir post-liberal dünya ve hayat egzersizi yapılıyor.
Bütün bu değişim, dönüşüm ve arayış çabaları ister istemez insana Farisilerin "Hod kerde râ tedbir nist" deyimini hatırlatıyor. Mecazi açıdan bizdeki 'kendi düşen ağlamaz'ı akla getirse de Farsça deyimin "İnsanın kendi(ne) yaptığına tedbir yoktur veya insanın kendine yaptığının önlemi yoktur" şeklindeki literal çevirisinin anlamı daha kapsayıcı görünüyor.
Haliyle bireysel düzeyden ailevi, toplumsal, ulusal ve son olarak küresel aşamaya kadar hemen herkes her seviyede yaklaşan bu yeniçağı yorumlamaya ve anlamaya çalışıyor. En çok da yere kapaklanan insanlık ile çürüyen değerler sorgulanıyor daha çok. Maruz kaldığımız krizler dönüşümü zorlaştırıyor. Şairin dediği gibi "yürek elbet acıyor esvap değiştirirken..."
Tıpkı en çok okunan ve sevilen roman tipolojisinde olduğu gibi... Yapılan anketlerde insanların en çok tür olarak gerilim veya gizem, uzunluk olarak 200 ila 300 sayfa, bakış açısı üçüncü şahsa dayanan, zaman olarak yakın geçmişi konu alan, gerçekçi, basit, biçim olarak geleneksel ve işçi ile orta sınıfa ait 3-5 ahlaklı karakterle sınırlı romanları beğendiğini ortaya koyuyor.
Anketlerde en istenmeyen roman türü ise yüzde 37 ile romantik olanlar. Demek ki insanların sosyo- ekonomik sorunları ve gelecek endişeleri onları burjuvazi fantazyanın kıyısında dolaşmaktan alıkoyuyor. En sevilmeyen romantikten sonra yüzde 20 ile korku, yüzde 12 ile de klasik edebiyat ve tarihi kurgu romanları geliyor.
Fakat sinema, sanat ve edebiyat dünyasına baktığımızda her tarafın insanların en nefret ettiği bu türlerle dolup taştığını görüyoruz. Sanatsal ve sanal dünya romantik, korku ve tarihi anlatılardan geçilmiyor. Oysa reel dünya ve hayat bize sunulanın tam tersi. Nitekim ulusal ve küresel siyasetteki kökten değişim rüzgârları da zaten bize dayatılan neo-liberal rüyanın nasıl bir kâbusa dönüştüğünün en somut göstergesi.

114