Yazar, Trump'ın İran ile uzlaşı arayışını stratejik yoğunlaşma tezine dayandırarak, ABD'nin Çin'i etkisiz hale getirmeye odaklanması için İran meselesini çözümlemek zorunda olduğunu savunuyor. Bu mantık, çok cepheli çatışmalardan kaçınan İngiltere'nin 1900'lerin başında Almanya'ya odaklanarak diğer rakipleri ittifak sistemine çekmesine benzetiyor. Ancak yazarın tezinin geçerliliği, Trump'ın söylemleri ile fiili tutumunun ne kadar tutarlı olduğuna ve İran'ın gerçekten müzakereye yanaşacağına bağlı değil mi?
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi'nin Pakistan'a gitmesi ABD ile İran arasındaki uzlaşı umutlarını yeniden alevlendirdi. İran yönetiminin 'saldırı tehdidi ve abluka altında müzakerelere hayır tavrı'nı yumuşatması sinyali vermesi, zamanlama ve mahiyet açısından stratejik bir manevraya işaret ediyor. Bu çıkış bize Acem diplomasisinin dünyanın gidişatı ve özellikle de ABD'nin izlediği yeni küresel strateji hakkında 'içgüdüsel bir malumata' sahip olduğunu gösteriyor.
Zira ABD'nin hedefi İran ile savaşı uzatarak Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi yeni bir stratejik bataklığa saplanmak değil. Sütten ağzı yanan ABD, yoğurdu artık üfleyerek yemeyi tercih ediyor.
Donald Trump ile birlikte hatta Barack Obama'nın iktidara geldiği 2008'den bu yana bütün ABD başkanları küresel siyasette Çin'i hedefe koyan bir grand strateji izliyor. Obama ve Joe Biden döneminde Arap Baharı, Suriye, Rusya, Ukrayna ve Libya dosyaları öne çıksa da ana hedef hep Asya-Pasifik'te yükselen ejderhaydı.
Ancak Çin'i, kuşatmak ve etki alanını erozyona uğratmak için farklı coğrafyalarda ve ülkelerde giriştiği hamlelerde ABD hep istemediği büyük savaşlara sürüklenerek çıkmaza girdi. Bu dilemmaya son veren isim Trump oldu. Müesses nizamın tedavüle sokmak istediği politikaları şimdiye kadar başarıyla uygulayan Trump'ı en zorlayan dosya İran oldu. Fakat bu zorluğun üstesinden gelecek gibi görünüyor.
***
Çünkü Trump, diğer başkanların ve yönetimlerin sahip olmadığı esnek ve pragmatik bir anlayışa sahip. Trump'ın anlayışı akıllara ünlü askeri teorisyen Carl von Clausewitz'in 'stratejik yoğunlaşma' tezini getiriyor. Clausewitz, yoğunlaşma, odaklanma ve konsantrasyon siyasetini 'stratejinin hem en yüksek hem de en basit yasası' diye tanımlar.Eğer bu mercekten bakarsak Trump'ın İran ile savaş yerine neden barışmak için can attığını görürüz. Kuşku yok ki şiddeti artırarak barışı sağlayabileceğine inansaydı Trump savaşı daha da derinleştirirdi. Ancak savaşı yaymanın uzlaşı yerine bataklığa saplanma riskini artırması Trump'ı 'stratejik yoğunlaşma' siyasetini izlemeye zorluyor.
Zira ABD, Büyük Britanya İmparatorluğu'nun 1900'lerin başında maruz kaldığına benzer bir paradoksla karşı karşıya. Dünyanın en büyük askeri gücüne sahip İngiltere'nin ekonomik ve stratejik pozisyonu aşınıyordu. Almanya, Rusya, Fransa, Japonya ve ABD gibi yeni yükselen güçler endüstriyel üretimde ve ekonomide Londra'yı geriden bırakıyordu.
Fransa ve Rusya, Afrika ve Asya'da Britanya gücüne yeni meydan okumaya başlarken ABD ve Japonya kendi hinterlantlarında egemenliklerini genişletiyordu. Büyük Britanya büyük bir ikilem içindeydi. Ya tüm rakiplerine savaş açıp onları alt etme kararı alacaktı. Ya da Clausewitz'in tezine göre en tehlikeli rakibine yoğunlaşıp diğerleriyle yumuşama, ittifak ve uzlaşı stratejisi izleyecekti.

2