'Ok yaydan çıktı bir kere!'

ABD ve İsrail'in dış desteği hayli azalmış ve içeriden de meşruiyeti hayli sarsılmış İran rejimini devirmek için devreye soktuğu askeri seçeneğin başarıya ulaşma şansı da hayli sancılı görünüyor. ABD ve İsrail arasındaki nihai hedef konusundaki farklılık, onlara destek veren veya verecek olan farklı muhalif kesimlerde bazı soru(n)lara yol açıyor.
Suikasta maruz kalan İran'ın ruhani lideri Ali Hamaney'in yerine oğlu Mücteba Hamaney'in seçilmesi, rejimin ülke yakıp yıkılsa da direnmeye devam etme kararlılığının işareti. Zira isminden de anlaşıldığı üzere Devrim Muhafızları Ordusu'nun (DMO) hedefi vatanı ya da halkı savunmaktan çok rejimin bekasını garantiye almak.
Milyonlarca insan ölse de ülke tamamen enkaza dönse de DMO savaşmaya devam edecek. "Mücteba" tercihi bunu gösteriyor. Bu refleks sadece DMO'ya has bir tavır değil. Bütün otoriter veya devlet içinde devlet kurmuş ideolojik yapılar aynı davranışı gösterir ve benzer bir stratejiyi benimser.
Bu nedenle savaşla rejim değişikliği öyle sanıldığı gibi kolay kolay gerçekleşmez. Bir rejimi değiştirmenin en iyi yolu savaştan çok darbe ya da halk ayaklanmasıdır. Savaşlarla rejimlerin yok edilmesi en zor yoldur. Bunun en bariz örneği Saddam Hüseyin ve Beşar Esad rejimlerinin devrilmesinde yaşanan zorluklardır.

***

ABD ve müttefikleri Saddam'ı devirmek için 1991'de Körfez Savaşı'nı başlattı. Ancak sonuç alamadılar. 12 yıl beklediler ve 2003 yılında tekrar savaşa giriştiler. Saddam rejimi iki savaşla ancak 12 yılda yıkılabildi. Halk ayaklanması destekli benzer bir zorlu süreci Esad rejiminin yıkılmasında da gördük. Dolayısıyla İran'da savaşla rejimi değiştirmenin sanıldığı gibi kolay olmadığını görmek lazım. Rejimi değiştirme sürecini savaşın şiddetinden ziyade ancak içeriden darbe ile olası bir halk ayaklanması daha çok hızlandırabilir.
Burada da ABD ve İsrail'in hedeflerinin tam net olmaması muhalif kesimlerde tedirginliğe yol açıyor. Yani özetle rejim de rejimi devirmek isteyenler de kendi dar ajandalarını ve çıkarlarını İran halkı üzerinden ucuz yoldan gerçekleştirmenin kurnazlığı içinde.
İsrail'in ana hedefi İran'ı Balkanlaştırıp parçalamak ve Lübnanlaştırmak. ABD ise ülkenin federal ve bölgesel özerklikler çerçevesinde bütünlüğünün korunarak Suriye benzeri bir değişim ve dönüşüme maruz kalmasını savunuyor. İsrail'in temsil ettiği kaosa endeksli siyonist evanjelik fanatizm ile Amerikan yönetiminin temsil ettiği reel politik anlamda İran'ın petrol ve diğer kaynaklarını sömürmeyi hedefleyen sömürgeci emperyalist anlayış arasındaki çizgiler giderek yok oluyor.

***