Avrupa'nın 'eski iklimi'ne talip olmak!

Avrupa'daki seçim sonuçları, küreselcilerin kıtaya dayattığı 'yeşil emperyalizm'e karşı şimdiden tarihi bir isyanın simgesine dönüştü. Zira birçok uzmanın da işaret ettiği gibi sonuçlar, sanayisizleşme yanında getirdiği yeni vergilerle modern nimetlerden yararlanmaya alışmış Avrupalı halkları taş devri şartlarında yaşamaya zorlayan iklim ekonomisi, yenilenebilir enerji ve net sıfır emisyonu benzeri yeşil politika dayatmalarına bir reddiye olarak okunuyor.
Zaten tabloya baktığımızda en çok kaybeden partilerin iklim oligarşisinin taleplerini militanca savunan Yeşiller ve Liberaller olduğunu görüyoruz.
Öyle ki Türkiye'yi en çok ilgilendiren başlık da bu görünüyor.
Çünkü iklim oligarşisinin 'yeşil sanayileşme' politikası tam anlamıyla 'gelişmekte olan' ülkeleri 'gelişmemeye endeksleme' stratejisidir.

Avrupa'nın zenginliği bile ABD'nin dayattığı 'iklim ekonomisini' finanse edemezken sanayisini fosil yakıtlar ve nükleer enerji olmadan gelişmiş ülkelerin düzeyine ulaştırmanın imkânsız olduğu Türkiye gibi aktörlerin güneş ve rüzgârla kalkınabileceklerine inanmaları ve kaderlerini hava şartlarına bağlamaları her açıdan jeopolitik körlüktür.
Unutmayalım ki iklim ekonomisi de ABD'nin 1990'lardaki 'küreselleşme stratejisi' gibi dünyaya dayattığı hegemonya manivelalarından biridir.
Dolayısıyla bir emperyal hegemonya aygıtı olarak yeşil enerji politikası, ABD'nin fosil yakıta ve nükleer güce dayalı Rusya ve Çin gibi ülkelerin ekonomilerini hedef alan yeni küresel stratejisidir.
İşte tam da burada Türkiye'nin iklim lobisinin rüzgârına kapılıp her alanda 'karbon ayak izine vergiyi, yeşil dönüşümü ve net sıfır emisyon' benzeri başlıkları gündemine alıp mevzuatını değiştirdiği bir dönemde ileri teknolojiye sahip Avrupa'nın 'yeşil külfetten'