Gerçeği yazdın... Peki sonra

Cover- Up (Örtbas) adlı belgesel; My Lai Katliamı'nı ortaya çıkaran, Abu Gureyb işkencelerini dünyaya duyuran ödüllü gazeteci Seymour Hersh'ün muhabirliği üzerine.

Ancak belgesel daha rahatsız edici bir sorunun peşine düşüyor:

Gerçek ortaya çıktığında aslında ne olur

Hersh'ün hikâyesi, gazeteciliğin gücünü değil, gücünün nerede durdurulduğunu gösteriyor.

Hersh, My Lai Katliamı'nı yazdığında takvimler 1969'u gösteriyordu.

Vietnam'da yüzlerce sivilin öldürüldüğü artık belgelerle ortadaydı. Dünya öğrendi, gazeteler yazdı, kitaplar basıldı, filmler çekildi.

Katliamın başındaki Teğmen William Calley yargılanıp mahkûm edilse de cezası fiilen uygulanmadı. Katliam emrini veren, politik ve askerî kararları alan üst düzey isimler ise hiç yargılanmadı.

Olay, zamanla "Vietnam Savaşı'nın karanlık bir sayfası" olarak tarihe gömüldü.

Ve sonra… Zaman ilerledi. Aradan yıllar geçti…

Hersh'ün elinde bu kez Abu Gureyb Hapishanesi'nden işkence fotoğrafları vardı. İşkenceyi belgeledi; görüntüler, tanıklar ortaya çıktı. Ama hepsi bu kadardı. Eksik olan tek şey sonuçtu.

My Lai'den sonra Vietnam Savaşı sona ermedi. Abu Gureyb'den sonra Guantanamo kapatılmadı. Latin Amerika'daki kayıplar, Afrika'daki sömürge suçları, İsrail'in Abu Gureyb uygulamaları, Avrupa'nın görmezden gelinen utançları…

Aktörler değişiyor, dekor değişiyor, rejimler değişiyor; yöntem ise hep aynı. O hiç değişmiyor.

★★★

Örtbas belgeseli, ABD'nin karanlık tarihini anlatıyor gibi görünse de aslında modern devletlerin ortak refleksini, konforlu yalanlarını ifşa ediyor. Devletlerin örtbas ettiği suçların dili her yerde aynı: Suçlar, bireysel hatalara indirgenerek tarihe devrediliyor.

Tam da bu nedenle dünya medya tarihi de "gerçek ortaya çıktı" cümlesiyle başlayıp "hiçbir şey olmadı" paragrafıyla biten dosyalarla dolu.

Belgesel, istemeden de olsa gazeteciliğin sınırlarını da hatırlatıyor: Basın özgürlüğü var ama sorumlu yok. Gerçek ortada ama adalet sağlanmıyor.

Bunun bedelini de Hersh gibi gazeteciler ödüyor.

Belgesel, Hersh'ü kahramanlaştırmıyor; onu sistemin dışına itilmiş bir gazeteci olarak gösteriyor. Yazdıkları yalanlanmıyor; sadece ana akım medyadan uzaklaştırılmış, "fazla rahatsız edici" bulunmuş bir gazeteci olarak etkisizleştiriliyor.

Belgeler doğru, tanıklar sağlam, haberler gerçek ama yazdıklarının bir karşılığı yok.

Belgeselin en rahatsız edici yanı da bu: Umut aşılamıyor. "Gerçek mutlaka kazanır" gibi cümleler kurmuyor. Şunu söylüyor sadece: Gerçek bazen kazanır gibi yapar; rahatsız eder, manşet olur, ödül alır, alkışlanır… ama o kadar.