Hastaneler, insanın en savunmasız hâliyle kapısından girdiği kurumlardır. Koridorlarında acıya, korkuya, belirsizliğe; kimi zaman umuda, kimi zaman umutsuzluğa tanıklık edilir.
Bu yüzden doktor önemlidir. Ona güveniriz, hayatımızı ona emanet ederiz.
Ancak son yıllarda gerek bireysel tanıklıklar gerekse hasta ve hasta yakınlarıyla yapılan görüşmeler, hastanelerde insani temasın giderek zayıfladığı yönünde ortak bir algıya işaret ediyor.
Poliklinik muayenelerinde görüşme süreleri giderek kısalıyor.
Saatlerce sıra bekleyen hastalar, çoğu zaman bilgisayar ekranına bakılarak değerlendiriliyor. Fizik muayene sınırlı, sorular yüzeysel. Hastanın hikâyesini dinlemeye ayrılan zaman yok denecek kadar az. Neden o tetkikin istendiği, sürecin nasıl ilerleyeceği ya da hastanın nelere dikkat etmesi gerektiği çoğu zaman anlatılmıyor. Hasta, saniyeler içinde odadan çıkıyor.
Bu tabloda hasta, sağlık hizmetinin aktif bir öznesi olmaktan uzaklaşıyor. Birimler arasında dolaşan bir dosyaya, bir sıraya, bir vakaya indirgeniyor. Korkusu, kaygısı ikinci plana itiliyor. İşlem tamamlanıyor; iletişim ise çoğu zaman başlamadan bitiyor.
Hasta öyküsünün yeterince dinlenmemesi yalnızca bir iletişim sorunu değildir. Eksik bilgiyle yapılan değerlendirmeler, yanlış ya da gecikmiş müdahalelere yol açabilir, açıyor da.
★★★
Yetersiz bilgilendirme, iletişim sorunları, uzun bekleme süreleri ve yönlendirme karmaşası yalnızca bireysel tutumlarla açıklanamaz. Sağlık hizmetlerinde hasta başına ayrılan sürenin giderek azalması, performans ve hız odaklı sistemlerin yaygınlaşması uluslararası literatürde de tartışılan bir konu.
Pek çok ülkede yapılan araştırmalar, kısa muayene sürelerinin hasta memnuniyetini düşürdüğünü, tedaviye uyumu zayıflattığını ve yanlış ya da eksik değerlendirme riskini artırdığını ortaya koyuyor.
İletişimin zayıfladığı sağlık sistemlerinde, tıbbi başarı kadar hasta güveninin de zarar gördüğü vurgulanıyor.
Bu nedenle insani temas meselesi, yalnızca etik bir tercih değil; sağlık hizmetinin etkinliğiyle doğrudan ilişkili bir unsur olarak değerlendiriliyor.
Elbette tüm sorumluluğu hekimlerin ve hemşirelerin omzuna yüklemek adil değildir. Aşırı iş yükü, bitmeyen nöbetler, performans baskısı, şiddet tehdidi ve tükenmişlik gerçeği göz ardı edilemez. Bugün pek çok sağlık çalışanı da sistemin içinde yıpranmış durumda.
Ancak şu soru hâlâ yanıtını arıyor: Zor çalışma koşulları, insani temasın ve nezaketin tamamen ortadan kalkmasını meşru kılar mı
★★★

3