Bazı markalar vitrinlerden doğar. Bazıları büyük reklam kampanyalarından.
Bazılarıysa sessiz sedasız, kimsenin dönüp bakmadığı yerlerden…
Bu hikâye; bir lansman salonunda değil, öncesinde İstanbul Laleli'de, sonrasında Aksaray semtinde tutulan bir dükkânda başlıyor. Raflarında oto aksesuarları, yedek parçalar, plastik kokusu ve metal sesi olan bir dükkân… Dışarıdan bakıldığında yüzlercesinden biri gibi görünen bir işletme. Ama her markanın kaderini belirleyen şey, tabelası değil; zor zamanlarda verdiği kararlardır.
Sahler Paspas bir aile şirketi. Markanın doğuşundan bugüne kadar ki hikayesine bizzat şahit olsam da, ailede en küçük kardeş olan Fatih Şaher ile yaptığım söyleşiden aktarıyorum sizlere. Evet, aslında bu hikayenin içinde ben de varım.
1990'ların başı… Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte ticaret yolları değişirken, Türkiye'deki üreticiler için de yeni pencereler açılıyordu. İstanbul'un Laleli semtinde 1991 yılında Polonya pazarlarında sandıkların üzerinde yapılan satışlar, Rusya Ukrayna ve Türki Cumhuriyetler hattına uzanan yedek parça ticareti, Lada Samara ve benzeri arabalar etrafında şekillenen bir ekosistem… O dönem ticaret, bugünkü gibi veriyle değil; sezgiyle, sahayla ve cesaretle yapılıyordu. Bu markanın tohumu da işte tam bu iklimde atıldı.
Akdeniz Otomotiv Yılları
1994 yılında İstanbul Aksaray semtinde bir dükkan tutuldu. İşler her geçen gün iyiye gidiyor. Fakat dükkan, semtin yani turistlerin gezdiği pazarın biraz dışında olması sebebi ile Aksaray'ın daha merkezi konumuna taşınılmak isteniyor.
1997 yılında tam da merkezde ideal bir dükkan bulunup 21 yıl ortaklık yapacakları, Aksaray'da aynı işi yapan babam Kadir Yandımkaldım ile birlikte yeni dükkanda, ismi Akdeniz Otomotiv olan bir şirket kurulup burada iş yapmaya başlarlar. Yapılan ortaklık önce iş birliğine sonra da sıkı bir aile dostluğuna dönüştü.
Daha çok Rus arabası Lada grubuna ait oto aksesuarlar ve yedek parçalar satılır. Sonrasında 2018 yılında, ortakları babam Kadir Yandımkaldım'ın vefatı sebebi ile Aksaray'daki şirket kapatılır. Ve tamamen daha öncesinde İkitelli'de kurulmuş olan fabrikaya geçilerek sadece oto paspas imalatı ile devam edilir.
Aksaray'daki şirket zamanla sadece satış yapılan bir yer olmaktan çıkmış, üretime giden yolun ilk durağı hâline gelmişti. Çünkü sahada görülen gerçek şuydu: Bazı parçalar bulunuyordu ama sürdürülebilir değildi. Kimisi uyumsuzdu, kimisi kısa ömürlüydü, kimisi ise kaliteyi tamamen göz ardı ediyordu. İşte bu noktada klasik bir tüccar refleksiyle yetinilmedi. "Biz bunu üretiriz" denildi. Ve üretim başladı.
Önce körükler, ardından çıtalar, plastik enjeksiyonla üretilen oto aksesuarları… Sonra ihracat… Rusya, Ukrayna ve çevre pazarlar… Bir dönem işler yolundaydı. Siparişler artıyor, Türkiye'den çıkan ürünler sınırları aşıyordu. Ta ki dış dinamikler sertleşene kadar.
Siyasi krizler, yükselen gümrük vergileri, Çin'in fiyat rekabeti ve kur dengesizlikleri… Pek çok üretici için bu tablo geri çekilme anlamına geliyordu. Kimi kepenk kapattı, kimi üretimi durdurdu, kimi de kaliteden ödün verdi. Bu hikâyede ise farklı bir refleks devreye girdi: Durmak değil, yeniden düşünmek.
Bu yaklaşım bana, ortakları merhum babam Kadir Yandımkaldım'ın yıllar boyunca tekrar ettiği bir hayat düsturunu hatırlattı. Yollar tıkandığında nasıl düşünmek gerektiğini hatırlatan şu cümleyi hiç unutamam: "Her yolun bir alternatifi vardır. Gittiğin yolu tek yol sanma."
Ticarete bakışını da; "Hep işinin başında olacaksın. Başında durmadığın işi yönetemezsin." Diye özetlerdi.
Cömertliği, neşesi ve bulunduğu ortama kattığı gülümsemeyle hatıralarda yaşamaya devam edecek.
Rahmet ve özlemle anıyorum…
Sorulan soru basitti ama cevabı zordu:
Aynı ürünü daha ucuza mı yapacağız, yoksa bambaşka bir ürünle yola mı çıkacağız
Cevap, otomotiv dünyasında çoğu kişinin küçümsediği bir yerde bulundu: paspas.
Ama bu, "paspas üretelim" kararı değildi. Bu, kullanıcıyı doğru okuma kararıydı. İnsanlar arabalarını daha uzun süre kullanıyor, temizlik ve koku konusuna daha fazla önem veriyor, araca tam uyan ürünler arıyordu. Aracın zemini ise bu hikâyenin en sessiz ama en kritik noktasıydı.
Burada radikal bir tercih yapıldı. Piyasadaki genel üretim mantığı yerine, sanki bir ana sanayiye üretim yapılıyormuş gibi davranıldı. Kalıplar buna göre tasarlandı. Ham maddeler buna göre seçildi.
Bu yaklaşım kolay değildi. Kalıp süreleri uzundu. Maliyetler yüksekti. Her araç modeli için ayrı bir çalışma gerekiyordu. Ama hedef netti: Araca özel, tam uyumlu, kokusuz ve uzun ömürlü bir paspas.
Bu noktada işin kalbi ortaya çıktı: Uyum.
Kopyalanmış ölçülerle değil, araçların birebir 3D taramalarıyla yapılan tasarımlar… Tersine mühendislikle zemine tam oturan kalıplar… Kullanıcının ürünü araca yerleştirdiği anda hissettiği o netlik… Ve ardından gelen yorumlar…
Fatih Şaher'e göre sahadaki en kıymetli veri, raporlar değil; müşterinin kullandığı kelimeler: "Biri ürünü alıp 'kitap gibi oturdu' dediğinde, bizim için bütün testlerin özeti odur. Çünkü o cümle, ölçüyle değil hisle söylenir. Bizim de asıl peşinde olduğumuz şey buydu."
"Kitap gibi oturdu"
Bu cümle, bu markanın belki de en güçlü motivasyon cümlesi oldu. Çünkü bu cümle bir katalogdan değil, direksiyon başındaki gerçek kullanıcıdan geldi. İşte marka dediğimiz şey tam olarak burada başlar. İnsanların ürünü değil, deneyimi anlatmasıyla.

22