Tekkeler, yalnızca ibadet ve zikir yapılan mekanlar değildi. Aynı zamanda insanın kendisini yetiştirdiği, güzel ahlakı ve beşeri münasebetleri öğrendiği birer terbiye mektebiydi. İnsan, "kamil insan" olmayı yalnızca kitap okuyarak değil; iyi insanlarla bir arada bulunarak, sohbet ederek, hizmet ederek ve nefsini terbiye ederek öğrenirdi. Bir bakıma insan tekkeye ham gelir, (nasibi varsa) pişerek çıkardı.
Zenginle fakirin, yaşlıyla gencin aynı çatı altında buluşabilmesi, tekkeleri aynı zamanda toplumsal dayanışmanın merkezlerinden biri haline getiriyordu. Tekke, insanı bencillikten kardeşliğe taşıyan bir ahlak, dayanışma ve gönül mektebiydi.
Öyle ki fütuhattan vatan savunmasına kadar cemiyet hayatımızda bir tekke gerçeği vardı.
Fakat bir dönem geldi ve bu hayatın kapıları kapandı. 30 Kasım 1925'te çıkarılan 677 sayılı kanunla başlayan süreçte tekkeler cemiyet hayatından çekildi. Aradan geçen yüz yılın ardından bugün yalnızca "neden kapatıldılar" sorusunu değil, "kapatılmalarıyla neyi kaybettik" sorusunu da sormak gerekiyor.
İşte Tekkelerin Seddinin 100. Yılı: Tarih, Toplum ve Düşünce adlı kitap, bu soruyu yeniden gündeme getiriyor. Tezkire Yayınları tarafından yayımlanan ve Prof. Dr. Ali Satan'ın editörlüğünü yaptığı 445 sayfalık kolektif çalışma; geniş bir coğrafyaya yayılan tekkelerin geçmişteki konumunu, kapatılma sürecini ve sonrasında yaşanan toplumsal ve kültürel dönüşümleri ele alıyor. Tekkeleri yalnızca dinî kurumlar olarak değil, eğitim, kültür, sanat, dayanışma ve insan yetiştirme merkezleri olarak hatırlatıyor.
Tabii, tekkeler kapandığında insanların manevî arayışları sona ermedi. İnsan yine rehber, sohbet, aidiyet ve anlam aradı. Fakat bu ihtiyacı karşılayan geleneksel yapılar ortadan kalkınca, başka yapılar ortaya çıktı. Bugün dinî söylemi toplum üzerindeki nüfuzunu artırmak, insanları kendisine bağlamak veya ekonomik güç elde etmek için kullanan kimselerin (yapıların) varlığı, bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir.
Manevî rehberlik iddiasındaki bazı çevrelerin zamanla ekonomik gücü ve örgütlenmesiyle adeta birer 'şirket' mantığına bürünmesi, "hakiki irfanın yerini ne aldı" sorusunu daha da önemli hale getiriyor.

7