Sivas'ın keskin güneşiyle Divriği'nin meşhur etli pilavı beni öylesine çarptı ki, ömrümde ilk kez ambulansla hastaneye götürüldüm. Üstelik bir değil, iki kez... Sabah ve akşam... Serumlar, serumlar... Çok şükür şimdi iyiyim.
Her şey güzel başlamıştı oysa...
Kadıköy Söğütlüçeşme Garı'ndan Yüksek Hızlı Tren'e bindim. Önce Yozgat, ardından Sivas... Son durak Erzincan olacaktı. Kültür Sanat Muhabirleri Derneği'nin düzenlediği geziye katılmış, Anadolu'nun kadim şehirlerini yeniden tanımaya çıkmıştık. İnsan bazen bir yolculuğun sonunda neler göreceğini değil, başına neler geleceğini de bilmiyor. Belki de yolculuk dediğimiz şey tam olarak budur; planladıklarımızla yaşadıklarımız arasındaki mesafe...
Yaşadıklarım bana Kanuni Sultan Süleyman'ın asırları aşan o büyük sözünü yeniden düşündürdü:
"Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi."
Şimdi hastane koridorlarını geride bırakıp yeniden konumuza dönelim.
Derler ki; insan ektiği kadar umar, yürüdüğü kadar varır.
Bugüne kadar ne Yozgat'a gitmişim ne Sivas'ı görmüşüm ne de Erzincan'ı...
Kültür Sanat Muhabirleri Derneği'nden değerli dostlar, "Gidiyoruz, sen de gel." deyince yıllardır ihmal edilen bu Anadolu yolculuğu başlamış oldu.
Trenlerin bende ayrı bir yeri vardır. Üniversite yıllarında dört yıl boyunca İstanbul ile Eskişehir arasında Başkent Ekspresi'yle gidip gelirdim. O yolculukların ritmi, rayların sesi, pencereden ağır ağır akan manzara ve restoran vagonundaki çıtır kalem börekleri...
YHT'nin restoran vagonuna biraz da o eski günlerin özlemiyle gittim. Fakat zaman değişmiş, kalem böreklerinin yerini soğuk sandviçler, uzun sohbetlerin yerini cep telefonlarına eğilmiş yolcular almıştı.
Neyse ki hızlı trenin insana sunduğu en büyük ikram menüsünde değil, zamandaydı. Otobüsle gidildiğinde on-on bir saat süren İstanbul-Yozgat yolculuğu beş buçuk saate inmiş. Anadolu artık eskisi kadar uzak değil.
Yozgat beni şaşırttı.
Büyük şehirlerin gürültüsüne alışmış biri için Bozok Yaylası'nın dinginliği iyi geliyor.
Türkiye'nin ilk milli parkı olan Yozgat Çamlığı'nda yürürken çam reçinesinin kokusu çocukluğumun yazlarını hatırlattı.
Yozgat'ın bana yaptığı asıl sürpriz Sarıkaya Roma Hamamı oldu. Yaklaşık iki bin yıldır aynı yerden kaynayan sıcak su...
O suya Romalılar baktı, Bizanslılar baktı, Selçuklular baktı, Osmanlı baktı... Şimdi de biz bakıyoruz. İnsan değişiyor, medeniyetler değişiyor ama su ve zaman akmaya devam ediyor.
Sonra yol bizi Sivas'a götürdü.
Sivas sadece bir şehir değil; üst üste yazılmış tarih kitapları gibi...Selçuklu başka bir sayfada duruyor, Osmanlı başka bir sayfada, Cumhuriyet ise hemen yanı başında. Hiçbiri diğerini silmeden aynı cildin içinde yaşamaya devam ediyor.

10