Zaman, bölünmez bir hakikat. Biz onu anlayabilelim diye günlere, aylara, yıllara ayırıyoruz. Ardımızda kalan eşiğe 2025 dedik; bu sabah bastığımız taşın adına 1 Ocak 2026... Ama adını ne koyarsak koyalım, olan biten değişmiyor: Ömür sermayesinden bir yaprak daha düştü. Sessizce. İzin almadan.
Dün gece boyunca kimileri sokaklardaydı; ışıklar, müzikler, dilekler... Kimileri ise sabahı bekledi. Galata Köprüsü'nde, Filistin için tutulan safın bir parçası olmak üzere. Aynı zaman, iki ayrı hal...
Bir yılbaşı gecesini en son ne zaman dışarıda geçirdiğimi hatırlamıyorum. Zihnimde kalan, çocukluğun sade akşamlarıdır: ailece bir araya gelinen, kuruyemişlerin ve meyvelerin paylaşıldığı, tek bir ekranın karşısında olunan vakitler... Televizyon "şeytan icadı" sayılırdı belki; ama bugünün cep telefonlarına kıyasla daha masumdu. En azından hepimizi aynı odada, bir seste buluştururdu.
Şimdi aynı evin insanları bile ayrı alemlerde. Herkes kendi ekranına eğilmiş, kendi kuyusuna bakıyor. Parmaklar kayıyor, saatler geçiyor. Herkes bir yere yetişiyor ama nereye, bilen yok. Zamanın ruhu dedikleri şey galiba bu: kalabalıklar içinde dağılmak.
Eceabat'ın manevi sultanlarından Cahidî Ahmed Efendi asırlar öncesinden seslenmiş:
Âkil isen can gözün aç, tut kulak bu sözüme,
Bir değirmendir bu dünya, öğütür bir gün bizi.
Sohbetlerde sıkça işitiyoruz: "Zaman çok hızlı geçiyor."
Fizik alemde zaman hızlanır mı, bilinmez. Ama büyükşehirlerin ömrü törpülediği muhakkak... Bitmeyen trafik, dinmeyen kalabalık... Bir yerden bir yere varmak saatler alıyor. İnsan, "vakit öldürmek" için cebindeki ekrana sığınıyor.
Sosyal medya denilen o cazibeli meşgale, tam anlamıyla bir zaman değirmeni artık. Ömür tüketen bir çark... Ona, buna bakarken serçe misali daldan dala atlıyoruz; bir bakmışız saatler geçmiş. Etrafımız o kadar çok oyalayıcıyla kuşatılmış ki vaktin bereketi kaçmış, zaman avuçlarımızdan su gibi akıyor. Bir dizi açıyoruz; farkına varmadan dört saatimizi alıp götürüyor.

5