Eğri oturup doğru konuşalım... Para, insanın maskesini düşüren bir turnusol kağıdıdır. Kiminin hırsını, kiminin ikiyüzlülüğünü, kiminin zaafını, kiminin de ahlakını ortaya çıkarır.
Necip Fazıl Kısakürek, 1941 yılında yazdığı Para adlı piyeste bu meseleyi son derece etkili biçimde anlatır. Üstat, paranın (maddenin) insan ruhunu ve ahlaki değerleri nasıl esir alıp yozlaştırabileceğini, ancak hakiki imanın ve maneviyatın bu güce karşı tek kurtuluş yolu olduğunu vurgular.
Aslında insanlığın para ile imtihanı, paranın icadı kadar eskidir.
Altın için savaşmışız, gümüş için kıtalar aşmışız, toprak ve servet için imparatorluklar kurup yıkmışız. Demek ki insan, "daha fazlası" uğruna oldukça eski bir alışkanlığa sahip.
Amerikan Yerlilerine atfedilen güzel bir söz var:
"Dünyada dolmayacak iki çukur vardır; o da insanın iki gözüdür."
Bizim atasözlerimiz de meseleyi pek güzel özetliyor:
"Mal canın yongasıdır."
"Az tamah çok ziyan getirir."
Bir de meselenin nihai adresini gösteren o meşhur cümle:
"Gözünü toprak doyursun."
İnsanoğlu biriktirmeyi seviyor. Bir ev yetmiyor, ikincisini istiyor.
Çalışmak, üretmek, kazanmak, mal mülk sahibi olmak hayatın doğal bir parçası... Mesele, paranın araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesi...
İşte imtihan burada başlıyor.
Günümüzde küresel piyasalarda dövizden altına, enerjiden gıdaya kadar milyarlarca dolarlık işlemler yapılıyor.
Bir tarafta sabahın köründe dükkanını açan esnaf, tarlasına giden çiftçi, fabrikada vardiyaya giren işçi... Diğer tarafta bir tuşa basarak milyonlar kazanan ya da kaybedenler.
Teknoloji değişti, ekranlar değişti, para biçim değiştirdi; fakat insanın tamahı pek değişmedi.
Çünkü para sadece para değildir.
Güçtür, itibardır, nüfuzdur, güvenliktir.
Ve bazen insanın aynasıdır.
Necip Fazıl'ın Para'sı tam da bunu gösterir: Para, insanın karakterini değiştirmeden önce karakterini ortaya çıkarır.
Günün sonunda insanoğlunun önünde tek bir hesap kalıyor: Vicdan hesabı.
İnsanın servetini kaybetmesi büyük, acı verici bir kayıp.
Ama servet uğruna kendisini kaybetmesi, asıl iflastır.
Para, insanların maskelerini düşüren bir turnusol kağıdıdır. Kiminin hırsını, kiminin ikiyüzlülüğünü, kiminin zaafını, kiminin de ahlakını ortaya çıkarır.
Necip Fazıl Kısakürek, 1941 yılında kaleme aldığı Para adlı piyeste bu meseleyi son derece etkili biçimde anlatır. Piyesin merkezinde para tutkusu, çıkar ve insanın ahlakî sınırları vardır. Fakat eserin asıl çarpıcı tarafı, paranın kendisinden ziyade para karşısında insanın nasıl değiştiğini göstermesidir.
Piyesin alt metnindeki esas soru şudur:
İnsan parayı mı yönetmektedir, yoksa bir noktadan sonra para mı insanı yönetmeye başlamaktadır
Aslında bu, yalnızca bir tiyatro eserinin değil, insanlık tarihinin de en çetin sorularından biridir.
Çünkü para, insanlık tarihi boyunca sadece alışverişin aracı olmadı. Zamanla güç oldu, iktidar oldu, itibar oldu, savaşların ve barışların gerekçesi oldu. Toprakların, madenlerin, ticaret yollarının, şehirlerin ve hatta insanların kaderini belirledi.
İnsanoğlu nice savaşlar yaptı; nice topraklar fethetti, nice imparatorluklar kurdu ve yıktı. Altın ve gümüş uğruna denizler aşıldı, kıtalar sömürgeleştirildi. Amerika kıtasının keşfinden sonra Amerikan Yerlilerinin maruz kaldığı büyük yıkım ve soykırımın arkasında siyasî ve dinî saiklerin yanında, topraklara ve değerli madenlere yönelik sömürgeci ekonomik çıkarlar da vardı.
Bir avuç altın için nice hayatlar feda edildi.
Ve insan, kazandıkça doyacağını zannetti.
Oysa insanın gözünün doymazlığı, belki de para ile imtihanımızın en eski hikayesidir.
Amerikan Yerlilerine atfedilen güzel bir söz vardır:
"Dünyada dolmayacak iki çukur vardır; insanın iki gözü."
Sözün belirli bir kabileye ait olduğu kesin olarak doğrulanmış olmasa da ifade ettiği hakikat oldukça eski ve evrenseldir. Bizim kültürümüzde de bunun karşılığı vardır: "Gözünü toprak doyursun."
Türkçenin atasözleri ve deyimleri, para ve mal karşısındaki insan halini çok iyi anlatır:
"Para ile saadet olmaz."
"Mal canın yongasıdır."
"Az tamah çok ziyan getirir."
"Gözünü toprak doyursun."
Bir taraftan malın insan hayatındaki değerini teslim ederken diğer taraftan tamahın, hırsın ve doymazlığın insanı felakete sürükleyebileceğini söyler bu sözler.
Çünkü mesele para kazanmak değildir.
Mesele, para kazanma arzusunun insanı yönetmeye başlamasıdır.
Zengin olmak, çalışmak, üretmek, yatırım yapmak, mal mülk sahibi olmak elbette başlı başına bir kötülük değildir. Para insan hayatını kolaylaştıran, emeğin karşılığını ölçen, üretimi ve ticareti mümkün kılan önemli bir araçtır.
Fakat araç amaç haline geldiğinde dengeler bozulur.
İnsan önce "Ne kadar kazanmalıyım" diye sorar.
Sonra soru değişir:
"Daha ne kadar kazanabilirim"
Bir süre sonra ise daha tehlikeli bir soru ortaya çıkar:
"Daha fazlasını kazanmak için nelerden vazgeçebilirim"
İşte imtihan tam burada başlar.
Önce zamandan vazgeçilir. Sonra dostluktan, aileden, huzurdan... Bir süre sonra doğruluktan ve vicdandan taviz verme ihtimali doğar. Nihayet insan, uğruna bütün bunları feda ettiği servetin karşısında kendisini kaybetmiş olabilir.
Para insanın elindeyken nimettir; insanın zihninde ve vicdanında taht kurduğunda ise bir imtihana dönüşür.
Bu yüzden tarihte yalnızca insanlar değil, devletler de para ile imtihan olmuştur.
Ticaret yolları, madenler, petrol, doğalgaz, tarım ürünleri ve stratejik emtialar uğruna yapılan mücadeleler, ekonomik çıkarların dünya siyasetini ne ölçüde etkileyebildiğini gösteriyor.
Bugün savaş meydanları kadar finans piyasaları da büyük güç mücadelelerinin alanıdır.
Bir tarafta sabahın erken saatinde dükkanını açan esnaf, tarlasına giden çiftçi, fabrikada vardiyaya giren işçi, maaşının ay sonuna yetmesini bekleyen milyonlar vardır.
Diğer tarafta ise saniyeler içerisinde milyarlarca liralık, dolarlık ve avroluk işlemlerin gerçekleştiği küresel piyasalar...
Finansal piyasalarda, dövizde, altında, enerjide, gıdada veya diğer emtia piyasalarında manipülasyon ve spekülasyon tartışmaları bu yüzden sadece ekonomi sayfalarının konusu değildir.
Meselenin bir de ahlakî tarafı vardır:
Bir insan, daha fazla kazanmak uğruna başkasının kaybını ne kadar görmezden gelebilir
Çünkü birilerinin rakamlarla ifade ettiği kazanç, başka birilerinin alın teri olabilir.
İşte Necip Fazıl'ın Para piyesini bugün yeniden düşündüren noktalardan biri de budur.

2