Ozan Güven'i tanımam etmem; sadece oynadığı dizi ve filmlerden bilirim. Hiçbir şeyine kefil olamam, avukatı da değilim. Burada mesele bir kişiyi savunmak değil; hepimizin dayanağı olan toplumsal düzeni savunmaktır.
Toplumsal hayatı ayakta tutan en temel unsur, bireylerin adalet duygusunu devlete ve hukuka devretmiş olmasıdır. Bu ilke zedelendiğinde medeniyetin yerini, herkesin kendi adaletini dağıtmaya çalıştığı bir kaos alır. Geçen günlerde Kadıköy'deki bir restoranda yaşananlar da tam olarak bu tehlikeyi hatırlatıyor.
Kadına, erkeğe ya da herhangi bir canlıya yönelik şiddet, amasız fakatsız karşı çıkılması gereken bir kötülüktür. Ozan Güven'in geçmişteki şiddet olayı yargıya taşındı, hukuk işledi ve cezası belli oldu. Yani devlet, "Bir suç işledin ve bunun karşılığı budur" dedi. Asıl mesele, bundan sonra toplum olarak nasıl davranacağımızdır.
Bir restoranda bir kadın, adamı oturduğu masada adeta bir kedi gibi köşeye sıkıştırmış, burnunun dibine kadar girmiş, arada bir kol mesafesi bile bırakmadan "Dışarı, failler dışarı!" diye bağırıyor. Eğri oturalım doğru konuşalım; bu demokratik bir eleştiri hakkı değil, bir insanın kişisel alanını ve sınırlarını düpedüz ihlal eden açık bir tacizdir.
İşin daha da rahatsız edici yanı, bu anların telefonlarla kaydedilip sosyal medyada bir kahramanlık gösterisi gibi sunulmasıdır. Ortada haklı bir davanın savunusundan çok, kolektif bir linç kültürünün teşhiri vardır. Beğeni ve etkileşim uğruna toplumun adalet duygusu araçsallaştırılıyor ve şu tehlikeli mesaj veriliyor: "Hukuka gerek yok, yeterince kalabalıksan adalet sensin."

38