Bazen kendime soruyorum; şu televizyon izleme esaretinden tamamen sıyrılabilsek, ne yapardık Birbirimizle daha sahici bir bağ mı kurardık, yoksa birbirimizle didişmek için yeni bahaneler mi bulurduk
Verilere göre günde 5-6 saati televizyon başında geçiriyoruz. Avrupa'da bu rakam 3-4 saatle sınırlı.
Demek oluyor ki 24 saatin dörtte/beşte birini o cam kutunun karşısında, pasif birer seyirci olarak tüketiyoruz. Üstelik ne izliyoruz Çoğunlukla bitmek bilmeyen aile kavgalarını, akraba hesaplaşmalarını ya da zaten ev içinde yaşadığımız, -diyelim ki- gerginliklerin biraz daha abartılmış hallerini anlatan dizileri...
Televizyon, insanı düşünen, üreten, sorgulayan bir varlık olmaktan çıkarıp adeta bir zaman öğütme makinesine dönüşüyor. Yetmezmiş gibi, şimdi hayatımıza bir de akıllı telefonlar girdi; aynı evin içinde, aynı koltukta oturan insanlar bile artık kendi küçük ekranlarının ardında birbirine yabancılaşarak yaşıyor. Birlikte ama yalnız!
Kanada'da bulunduğum zamanlarda evlerin oturma odalarında dikkatimi çeken bir detaydır; orada televizyon bizim gibi odanın başköşesinde, adeta bir 'mihrap' gibi konumlandırılmaz, -evde varsa da- kıyıda köşede bir yerde dururdu. Ya da benim gördüklerim böyleydi.
Bunları bana düşündüren, Müjde Ar'ın televizyon meselesine dair haklı çıkışı oldu. Zaten mesafeli olduğu televizyonla bağını evinde tamamen koparmış sanatçı. Sebebini de gayet net özetlemiş: "Televizyonu salondan kaldırdım. Torunlarımın oraya gözü kaysın, ekran bağımlısı olsunlar istemedim.'

6