Orhan Pamuk, çalışma masasının üzerinde duran Ferit Develioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat'ını gösterip, "Elinin altında bu sözlüğü bulundurmayan kendine aydın demesin." diyordu.
Aynı Orhan Pamuk, kahvesini yudumlarken "Tasavvuf benim için yararlandığım renkli bir lunapark gibi." deyivermişti.
Bir yanda Osmanlıca sözlüğüyle aydınlık iddiası, öte yanda tasavvufu eğlencelik bir tema parkına indirgeyen bir bakış... Bu çelişki, aslında bir zihniyetin ipuçlarını veriyordu.
Türk Edebiyatı dergisine kapak olan bir söyleşimizde, kendi kültürüne turist gözüyle bakan Türk aydınlarını eleştiren Prof. Dr. İlber Ortaylı, "Osmanlı'sız kültür olmaz." demişti. (Mayıs 2001) Bu söz, bir tarih nostaljisi değil; kültürel sürekliliğe yapılan bir vurguydu.
1990'larda Milli Gazete için Nişantaşı'ndaki ofisine röportaja gittiğimde, Orhan Pamuk'taki bu zihinsel gerilimi (turist aydını) yakından görmüştüm. Röportaj talebime neden gecikmeli cevap verdiğini açıkça anlatmıştı:
"Şimdi benim bir çevrem var. Laik, elit bir tabakanın içinden biri olarak (galiba beyaz Türk manasında söylemişti) Milli Gazete'ye röportaj verirsem acaba Refahçı damgası yer miyim diye çekindim açıkçası. Sonra düşündüm ki muhafazakar bir gazeteden ilk defa röportaj talebi geldi; bunu da cazip buldum." (O dönem siyasette Refah Partisi rüzgarı esiyordu, Milli Gazete ise partinin yayın organı gibi görülüyordu.)
Yazarın bu sözleri, yalnızca bir tereddüdün değil, bir aidiyet krizinin ifadesiydi. Röportajımız bu izahın ardından başlamıştı.
Aradan yıllar geçti. Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk Türk yazar oldu. Uluslararası tanınırlığı arttı. Masumiyet Müzesi'ni yazdı; romanın müzesini kurdu, sergisini açtı, nihayet dizisini de çektirdi. Küresel kültür endüstrisinin parçası haline geldi.
Bir dijital platformda yayımlanan dizinin galasında yaptığı konuşma ise onu yeniden gündeme taşıdı.
Dedi ki: "Bütün Ortadoğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de var."
Tam da Batı dünyasındaki ahlaki çürümenin Epstein skandalları üzerinden küresel ölçekte tartışıldığı bir dönemde, Ortadoğu'nun insanları kolektif bir zihinsel pisliğin öznesi ilan ediliyor.
Bu nasıl bir özgüvendir Daha doğrusu, bu nasıl bir özgüvensizliktir
Batı dünyasının hedefi belliydi... Osmanlı'nın yıkılışından sonra sahadaki savaş artık nesiller üzerinde verilmeliydi. Coğrafya öyle aşağılanmalı, öyle değersizleştirilmeli ki insanları kendi köklerinden utansın; kendi medeniyetine mesafe koymayı ilericilik sansın; Batı'nın değerlerine yaklaşmayı tek kurtuluş yolu olarak görsün... İşte Orhan Pamuk'un ya da benzerlerinin söyledikleri, Tanzimat'tan beri süreklilik gösteren zihinsel savrulmanın güncel bir tezahürüdür.
Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan hikayesindeki (dürüstlüğüyle nam salmış, kimseye eyvallahı olmayan) Muhsin Çelebi karakteri, ikbal tepelerine iki büklüm tırmananlardan, her türlü zilleti hazmederek onursuzca yükselmeye çalışanlardan, değerlerini feda ederek kabul görmek isteyenlerden nefret eder.
Ne yazık ki bizim aydınlarımızın bir kısmı, tam da Muhsin Çelebi'nin nefret edeceği türden bir tutum sergiliyor.

9