İstikrar ahlakı ve Fuat Başar

50. sanat yılını idrak eden ebruzen ve hattat Fuat Başar'la otuz küsur yıl önce ilk kez buluştuğumuz günü düşündüğümde, zihnimde beliriveren ilk şey bana ısmarladığı çayın buğusu oluyor. Demek ki soğuk bir gündü. Çay içimi ısıtmıştı. İnsan zihni tuhaf; bazı görüntüler hiç silinmiyor. O çayın buğusu, Fuat Başar'ın yüzündeki sükûnet, kalender duruşu... Geçen onca yıla rağmen hala capcanlı.

Röportaj yapıyordum. Ebru konuşuyorduk, sanat konuşuyorduk ama o da bana hayatın içinden sorular soruyordu. Nasıldım, işimden memnun muydum, sanata ilgim nereden geliyordu Şaşırdığımı hatırlıyorum: O mu benimle röportaj yapıyordu, ben mi onunla Kısa sürede anladım ki Fuat Hoca için sanat, insandan ayrı bir yerde durmuyordu. İnsanı seviyordu; sohbeti, hal hatır sormayı, karşısındakini gerçekten duymayı seviyordu.

Geçen, Anadolu Ajansı'na verdiği bir röportajı okurken, o gün sezdiğim halin hiç değişmediğini fark ettim. "El ele, omuz omuza, gönül gönüle verirsek Allah'ın izniyle yapamayacağımız bir şey yok," diyordu. "Çok uzun yıllar insanımızın birlik olması için çırpındım durdum." Bu cümleleri okurken şaşırmadım. Çünkü benzerlerini otuz yıl önce de duymuştum ondan.

"Bunda ne var" diye sorulabilir. Şu var: Bazı tanıdıklarım / meslektaşlarım otuz yılda o kadar değişti ki, artık eski hallerinden eser yok. Adeta metamorfoza uğrayan bu tiplere baktıkça, istikametin ne büyük erdem olduğunu daha iyi anlıyorum. Aynı yerde durabilmenin, hayırda sebat edebilmenin, insan kalabilmenin değeri zaman geçtikçe daha da belirginleşiyor. Fuat Başar, bu anlamda istikametin yaşayan örneklerinden biri.

Fuat Hoca'nın hatırlattığı bir Azerbaycan atasözü var: "Elin gölgesinde yatanın kendi gölgesi kaybolur." Dünya biraz da bu yüzden çirkinleşiyor; kendi gölgesini kaybetme pahasına başkasının gölgesine sığınanlar yüzünden. Fuat Hoca ise kendi gölgesini büyütmeden, başkalarına gölgelik olmayı başarmış bir usta.

Bugün 73 yaşında. Yarım asırdır ebru teknesinin başında. Fırçası ve kamış kalemiyle nice güzellikler armağan etti dünyamıza. Üstelik bunu yalnızca eser üreterek değil, talebe yetiştirerek yaptı; ABD'den Japonya'ya, Almanya'dan Malezya'ya uzanan geniş bir coğrafyada ebru sanatının tanınmasına katkıda bulunarak... Eserleri dünyanın pek çok müzesinde ve koleksiyonunda yer alıyor. Bir başka büyük eseri, 'gönül eğitiminden' geçirdiği talebeleri...

Hat yazmanın neredeyse yasaklı olduğu, ebrunun ise pek az bilindiği yıllarda bu yola girdi. Mustafa Düzgünman ve Hamit Aytaç gibi büyük hocalarından aldığı feyz ile "Bu işe sahip çıkın, direnin, gelecek nesillere aktaralım," diyordu.