İstanbul'u sel alınca yazılmayan, çizilmeyen, söylenmeyen ne kaldı Kendi elimizle yarattığımız hatalara bir kez daha öfkelendik.
Şaşıracak bir şey yok. Her yerde olduğu gibi bu şehirde de su, asırlardır akıp gittiği evini, yatağını arıyor; biz ise o evin üzerine diktiğimiz milyarlık rezidansların camından dışarıya bakıp "Yahu ne yağdı ama!" diye hayıflanıyoruz.
İstanbul, aslında yüzlerce derenin şehridir. Ayamama'dan Kurbağalıdere'den Cendere'ye kadar bu coğrafya, vadilerle örülmüş bir tabiat harikasıydı.
Sonra ne mi oldu Dere yataklarını kupon arazi belleyen, toprağı sadece üzerine beton dökülecek bir arsa olarak gören rant iştahımız devreye girdi. Suyun bin yıldır aktığı yatağın üstüne lüks siteleri kurduk, altına avm'leri gömdük. Görmezden geldik, unuttuk, unutturmaya çalıştık.
Denildiği gibi, tabiatın hafızası unutmaz. İnsan unutsa da suyun çok keskin, çok inatçı bir hafızası var.
Gökyüzü delindiğinde su, asırlardan kalma o eski haritayı açar ve yola koyulur. Önüne çektiğiniz o derme çatma istinat duvarlarını, alt geçitleri, o çok övündüğünüz asfaltları hiçe sayar. "Burası benimdi" der ve hakkı olanı gerekirse yıkarak, sürükleyerek geri alır.
Hepimizin aklı olacağı varsayılan büyük depremde ama bizler bir imtihanı daha kaybetmişiz. Yağan yağmurun toprakla buluşup süzüleceği, yavaşlayacağı alanları talan etmişiz.
1980'lerin nüfusuna göre yapılmış altyapı, bugün üzerine yüklenen 16-20 milyonluk devasa insan ve bina yükünü kaldıramıyor. Dip dibe, bitişik nizam yaşıyoruz.

27